istanbul şişli satilik daire ve modern islam bilgisi

istanbul şişli satilik daire ve modern islam bilgisi

 şişli satılık daireevet szilere bugün istanbul şişli satilik daire dediki 1258’de Abbasî Hilafetinin başkenti Bağdat’ın Cengiz Han’ın torunu Moğol prensi Hülagu tarafından düşürülmesinden sonra Abbasî halifeleri

Mısır’da hâkim Memluk Sultanlığına (1250-1517) sığınarak sembolik bir makam haline gelen hilafeti sürdürdüler. Irak’ın Moğol istilası sonrası çözülmesi ve zaafı, bilahare hem tüccar, hem de
düşmanların boyunca geleceği Akdeniz’den uzaklığı, mümkün bir üs olarak ülkeyi devre dışı bıraktı. Tabiatı gereği tek bir merkezileşmiş hükümet gerektiren-ki Mem-luklarınki, Arap Yakın Doğusunda yegâne güçlü merkezileşmiş devletti-ticaret bakımından diğer ticaret güzergâhı ve tek bir nehirden sulanan vadi olan Mısır, bölgedeki yegâne alternatif olarak ortaya çıktı (Lapidus 1991: 345-8, Lewis 1967: 159). Böylece Mısır, Arapça-konuşan İslam dünyasının merkezine geçti.
Bu bakımdan Yavuz’un 1517’de Memluk hâkimiyetine son vererek Mısır’ı ele geçirmesi, İslam dünyasının birleşmesi sürecinde dönüm noktası
oldu. Bir yandan Ezher Üniversitesi, öte yandan en eski Hıristiyan c atlerden Kiptiler gibi cemaatleri içerdiğinden her yönden önemli
türel merkezi oluşturan Mısır, modern dönem İslam dünyasında birçok ilke imza attı. Dünyadaki en eski medeniyetlerden birinin vatanı olan ve İslam dünyasındaki stratejik konumu sayesinde daima İmparatorluk bünyesinde özel bir yer tutan Mısır, 1798 yılında Napoleon’un seferi ile Baü medeniyetinin yayılımını Doğu’da ilk doğrudan hisseden bölge olmuştur.
Derebeycilik ve mutlakıyetçiliğin Kavalah Mehmed AH Paşa (1805-ı848)’nm Mısır’daki yönetimini karakterize eden tüm alışılagelmiş özelliklerine karşılık onun rejimi, Ortadoğu’da devlet-destekli ilk sürekli, ordunun ve onu destekleyen kurumların Batılılaştırılması programını temsil etmektedir (Cleveland 1994: 65). 1880’lerden itibaren kendini duyuran İslam modernizmi akımı da burada başlamıştır. XX. yüzyılda ulus-devletleri döneminde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra da Mısır, İslam dünyasının fiilen liderliği konumuna geçmiştir.
Emperyal barış misyonu gereğince baştan beri merkezî bir imparatorluk oluşturmaya yönelen Osmanlı’da, hükmen tüm eyaletler merkezî otorite ve vergiye tâbi idi. Patrimonyal felsefe uyarınca tüm iktisadi gelir, hâzinede toplanıyor, hükümet te ülkenin maddî ve manevî geçiminî sağlıyordu. Hükümet, İslâmî idealin sürekliliğini ve genel refahı sağladığı sürece meşruiyetini ayakta tutuyordu. Doğal gelişimi sonucu İmparatorlukta zamanla bir merkez-çevre ilişkisi oluştu. Öncelikle bir Balkan ülkesi olarak gelişen İmparatorluğa Arap bölgelerinin katılmasıyla bu ikilik belirgin hale geldi. Bir yanda Balkanlar ve Anadolu eyaletlerini kapsayan Rumeli, diğer yanda i5i6’dan sonra İmparatorluğa katılan Arap bölgeleri.
Rumeli, genelde tarımsal üretim potansiyelini temsil ederken, istanbul şişli satilik daire Arap eyaletleri ise önemli bir ticarî potansiyele sahip bölge olarak imparatorluğa katılmıştı. İmparatorluk, hem devşirme der\en beşerî kaynak, hem de varidat denen İktisadî kaynak sağlama potansiyelinden dolayı zorunlu olarak kurumsal ağırlığını Rumeli bölgesine vermiş, Arap vilayetlerini ise İmparatorluk ile bütünleştirmekten ziyade, adem-i merkezî bir düzenleme ile yüksek Osmanlı egemenliğinin şemsiyesi altında tutmayı yeğlemişti. Yavuz ve Kânunî’nin Arap eyaletlerinin tanzimindeki amaçları.
İSLAM'DA MODERNLEŞME l«- 83
hükmen Osmanlı saltanatının egemenliğine tâbi kılmak suretiyle bu eyaletleri devralmdıklan şartlarda tutmaktı.''’
Dolayısıyla Mısır'da bir Osmanlılaşma eğilimi görülmemiş, Araplaş-mış Türk-Memluk seçkinlerin egemenliğindeki statüko, büyük ölçüde devam etmiştir. Arap eyaletleri, özel bir önem taşıyan Kahire ve Halep başta olmak üzere, Şam ve Bağdat gibi başkentlerden yönetiliyordu. İmparatorluk, bu bölgelere yetişmiş Türk askerî aristokrasisini dağıtmak yerine, yönetimi köksüz ve geçici görevlilere devretme yoluyla çok daha etkili bir şekilde idare yoluna gitmiştir. Böylesi taahhütler [iltizamlaı), daha saf bir şekilde askerî bağış niteliği taşıyan tımarların aksine, merkezî hazîneye doğrudan gelir getiriyorlardı. Bu yüzden Osmanlı yönetimi genelde bu yerlerdeki, özellikle Mısır’daki Memluk bürokrat seçkinlerini tanıma yoluna gitmiş, merkezî kontrolü ise daha çok vali ve defterdar gibi kendi atadığı yöneticiler arasında geleneksel güçler dengesi politikasını uygulayarak sağlamaya çalışmıştır.
Normal şartlarda valinin görevi, ülkedeki statükoyu korumak, özellikle yerel silahlı kuvvetlerin merkezî rejimi tehdit edebilecek kadar güçlenmesini önlemek ve toplanan vergilerin düzenli biçimde İstanbul’a gönderilmesini sağlamaktı. Ancak Memluk Beyleri yüzünden böyle bir telılike potansiyeli her zaman Mısır’da mevcuttu. Osmanlı, Memlukların egemenliğini yıkabilecek kadar güçlü olmadığı gibi. Memluklar de tam bağımsızlık kazanabilecek kadar organize değildi (Marsot 1971: 330). Bu iğreti dengeden dolayı Mısır, hiçbir zaman kalıcı bir huzura kavuşamamış, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Memluk seçkinlere karşı gerek İktisadî, gerekse siyasî sebeplerle birçok ayaklanma vuku bulmuştur.
Bu durum, 1798’de Napoleon’un işgaline kadar sürecekti. Asırların rehaveti içindeki Mısır’a bu işgalin bile ne derece şok etkisi yaptığı belirsizdi. Mısır işgali dönemini yaşayarak hikâye eden Abdurrahman Câbertî (i753-ı826)’nin bir Batı medeniyeti vakıasını gösteren işgalin derin tarihî anlamım kavrayabildiği söylenemezdi (Crecelius 1983; 102). Ancak gene de bu konuda bazı ipuçları yakalamıştı. En azından askerî bakımdan Avrupa ve Batı’nın artık ihmal edilemez bir güç olduğunu anlamıştı. Onun maddî kültür ve bilimsel ilerlemeler bakımından Avrupa’nın üstünlüğünü kabulünde de şaşılacak bir şey yoktur. Asıl dikkate değer olan, beşerî organizasyon ve manevî güç bakımından Avrupa’nın üstünlüğünü ve
' Arap bölgelerindeki idari organizasyonun tafsilatı için, Gibb Bowen 1963: I/200.
istanbul şişli satilik daire yazdı ve sundu..