şişli satilik daire ve islam bilgileri
evet sizlere en güzel sekilde bu bilgileri yazan şişli satilik daire diyorki Şunu da göz önünde bulundurmak gerekir ki, bütün bu açıklamalar Allah’ın bilmesi ve takdir etmesi olan kader meselesini tam açıklamaya 412 yetmemektedir. Çünkü kader meselesi insanın gelecekteki hayatını doğnı- dan ilgilendirmektedir. Zaten insanın kaygı ve çabasının büyük bölümü degeleceğinin ne olacağı veya hayatının gelecekte nasıl şekilleneceği ile ilgilidir. Buna karşın Yüce Allah, insana geleceği kapatmış, yani geleceği bilme imkanmı ona tanımamıştır. Geçmiş zaman tecrübesi ile şimdi, insanın elinde bulunan imkan ve şartlardır. Bu ikisini birleştirerek insan, ya gerçekçi bir plan ve program yapacaktır ya da elinde olanı ve tecrübeyi hesaba katmaksızın hayali birtakım kurgular oluşturacaktır. Gerçeklerden hareket etse bile insanın kesin bir bilgiye ulaşması ve geleceği tam olarak bilmesi dünyada geçerli kurallar (âdetullah) gereği zordur. Bu takdirde insan elindeki verilerle iyi niyetli birtakım tercihlerde bulunur. Zaten Yüce Allah insanı, gelecekten veya gelecekteki hayatının nasıl takdir edildiğinden değil söz konusu tercihleri ile sınamakta ve sorumlu tutmaktadır. Çünkü Allah’ın evren, insan ve gelecekle ilgili takdiri, gizlenmiştir. Nitekim insanın doğumunun ve ölümünün nerede, nasıl, ne şartlarda olacağı bilinmediği gibi geleceği ve geleceği konusunda Allah’ın takdiri de
Kader sırdır, kaza o sırrın faş olmasıdır {Gaznevı 1419/1998; 183). Çünkü bu meselenin bilinmezleri bilinenlerden çok fazladır. Meselenin tam orta-
«ında yer alan ve kahramanı durumunda olan insanın kendisi, bir bilinmezler yumağıdır. İnsanın psikolojik tarafı bir yana biyolojik tarafı bile henüz j-eşfedilmiş değildir. Öte yandan mutlak takdir edici konumunda bulunan Allah’ı tam olarak bilmek ve kavramak da mümkün değildir, çünkü O, Kur'an’da kendisini ‘gâib’ yani duyularla anlaşılması imkansız bir varlık olarak nitelemektedir. Duyusal alanın dışma çıkıldığı andan itibaren insanın, bir meselede somut ve açık delil getirmesi oldukça zordur. Öyleyse geriye elde bulunan bilgiler ve aklî verilerden yola çıkarak bir sonuca varmak kalmaktadır. Burada da muhakeme devreye gireceğinden insanlar arasında bir ortak nokta bulunması imkansız gibi bir şeydir. Çünkü meselenin bilin-mezleri/kapah tarafı tartışma gündemine geldiğinde, fikirler farklılaşmakta ve anlaşma zemini bulanıklaşmaktadır. Hele bir de taraflar konuyu bir iman-inkar zıtlığı içinde ele almca, ya kabul veya red önyargısı ile iki uçtan biri tarafinda yer almması söz konusu olmaktadır. Dolayısıyla meselenin taraflan arasında uyum ve ittifak imkanı tamamen ortadan kalkmaktadır. Öte yandan bu konu etrafında gelişen zıt fikirler/inançlar sonucunda ortaya çıkan malumat birikimi, yeni bir düşünce ve çüaş yolu bulmayı aynca zorlaştırmaktadır. Söz konusu zıt fikirler, birbirinden bağımsız ele almdığında her birinin kendi içinde tutarlı ve makul olması diğerinin kabulünü önleyici bir etken olmaktadır. Öyleyse bu meselenin, dar bir kader-cebir sorunu olarak değil, daha geniş çerçeveden ele alınması zarureti vardır.
Fahreddîn er-Râzî’nin tespit ettiği gibi, kader-cebir meselesi, tek başma ele alınabilecek bağımsız bir konu değil, bütünüyle Allah inancıyla irtibat-h bir konudur. Öyleyse konu daha geniş çerçeve olan başta Allah inancı olmak üzere, insanın yapısı, imkanları ve sınırlan ile birlikte ele alınma-hdır. Çünkü Fahreddîn er-Râzî’nin ortaya attığı gibi bu konuda temel soru şudur; 'Tüllerinde insanı salt bağımsız düşünebiliyor muyuz?” Bir başka ifade ile, "İnsan, Allah’tan tamamen bağımsız bir eylem ortaya koyabilir mi?" Bu konuda mezheplere baktığımızda Mu’tezile, Allah’ın önceden verdiği bir imkan ile insanın kendi fiilini kendisinin yaptığını/yarattığmı ileri sürerken iki Sünnî mezhep olan Eş’arîler ve Mâtürîdîler insanm fiilini ancak fiilin gerçekleştiği anda Allah’ın verdiği bir güç ile yaptığım ileri sürmektedirler. Her iki tarafın ortak noktası, Allah’ın verdiği imkan ile kulun eylemini gerçekleştirmesidir. Aralarındaki farklılık ise, imkanm vcnidiği zaman hususunda ortaya çıkmaktadır. Öyleyse her iki durumda da insan fiillerinde bağımsız değil, aksine bir şekilde Allah’ın imkan vermesine bağlıdır. Öyleyse insanm fiillerinde bütünüyle bağımsız hareket etme ®kam bulunmamakta, ister doğuştan olsun ister fiilin gerçekleştiği anda olsun ancak kendisine tanınan sınırlı bir kudret ile fiilini yapmaktadır. Şu kadar var ki, insanın kudreti sınırlı olmakla birlikte iradesi sınırsızdır. Diğer
bir deyişle Yüce Allah insanın kudretini sınırlı tutmakla birlikte iradcs sınırsız kılmıştır. İnsanın iradesinin sınırsızlığı o kadar geniştir ki, s(izge|j mi Firavun çıkıp ^'En büyük tanrı benim” (Nâziât 79/24) diycbilmckıedj, Modem zamanlarda bir başkası da ”Tanrı ölmüştür, eğer o, yaşıyor olsuyıj, ben tanrı olmamaya nasıl katlanabilirdim” diyebilmektedir. İnsanı haya| gücünün genişliği düşünülünce bu durum hiç de anlamsız değildir. Çünkij insanm hayal gücü sınırsız iradesine bağlı olarak çalışmaktadır. Nitekim in. sanın gücünden yani elindeki imkanlardan ve içinde bulunduğu şartlardan bağımsız istekleri, hayalini; imkanları ve şartlan gözeterek geleceğe yönelik istek ve düşüncesi ise planlamasını gösterir. Zaten yüce Allah da verdiği bu sınırsız iradesinden dolayı insanı sommiu tutmaktadır. Allah adeta güç itibanyla sınırladığı kulunun iradesini sınırsız kılmak suretiyle, ona adil bir imtihan ortamı hazırlamıştır. Bu durumda insanın salt fiilinden öte iradesini kullamna biçimi, niyeti, amacı, hedefi ve azmi onun sorumluluğunun kaynağını oluşturmaktadır. İnsan ya yapan ya da yapmayan bir varlıktır, Yapması ya da yapmamasından öte niçin yani hangi maksat ile yaptığı veya yapmadığı önem kazanmaktadır. Zaten dünyevî yargılamada da yargıçlar, ortaya çıkan fiilin bu yönüne odaklanmaktadır. Zanlının suç sayılan fiili işlediği sabit olmasınm hemen ardından suçta kasıt unsuru yani bilerek ve isteyerek işlenmiş olması hususuna bakılır ve ceza takdirinde özellikle bu yön dikkate almır. Suç sabit olsa bile eğer bilerek ve isteyerek yapmış oba unsuru gerçekleşmemişse, kişinin suçlu sayılması mümkün değildir. Yüce Allah’m adaleti de bu şekilde işlemektedir. Hatta rahmeti geniş ve öncelikli olduğundan Yüce Allah kullannın içlerinden geçirdikleri kötü duygulan bildiği halde, teşebbüse dönüştürmedikçe kulunu suçlamayacağını ve cezalandırmayacağını deklare etmiştir. (Buharî: 35; Müslim: 203,204,205) Netice itibanyla kader meselesinin anlaşılması, Allah’ı ve Allah’ın insana nasıl bir muamelede bulunduğunun bilinmesinin yanında esas itibanyla insanın kendisinin tanınmasında yatmaktadır. Çünkü insanın kendisini bilmesi aynı zamanda Rabbini bilmesidir. Eskiler bu gerçeği "'Kendini bilen Rabbini bilir” (Zerkeşî
Kaza olmuş olandır veya olacak olanın olmasıdır. şişli satilik daire Olgunun şekillenmesi, olayın gerçekleşmesi, zaman itibarıyla geriye dönme imkanının ortadan kalkması, olanın geçmiş zamanda sabitlenmesi, tarihe intikal etmiş olması, kişinin hesap hanesine kaydedilmesidir. Bu noktada iş artık insanın elinden çıkmış Allah’ın hükmü altına girmiştir. Geri alma imkanı, yok sayma ihtimali ve tekrar yapma şansı tümüyle imkansız hale gelmiştir. Ahlaken ve vicdanen telafisi imkan ve ihtimal dahilinHp nlmaHa birlikte, kevnî/vaıalıl-
^ışolmak bakımından geri alma, yeniden üretme, olmamış hale döndürme (Dümkün değildir. Telafi durumunda yeniden olanın öncekinin aynısı olması da söz konusu değildir. '"Gökte ve yerde olanlar sürekli O 'ndan bir şeyler Ij^lcler. O her an bir iştedir/O her an yaratır" (Rahmân 55/29) âyetinde varlığm sürekliliği için Yüce Allah’ın her an bir yaratma/var etme eylemi içinde olduğu bildirilir. Zira yaratmanın durdurulması, varlığın sürekliliğinin kesintiye uğraması veya bitmesi anlamına gelir. Ancak bu sürekli var olma Allah'ın tabiata koyduğu kanunlar (âdetullah) gereği peş peşe fasılasız olarak gerçekleşmesi nedeniyle bize değişim gibi görünür. Bu durumda zaman ve mekan içinde her meydana gelen yeni olay, o ana ve o mekana ait olarak yaratılır. Dolayısıyla zaman ve mekanın değişmesine bağlı ve ona paralel olarak olgu ve olaylar da değişir. Kısaca ifade etmek gerekirse her bir anda gerçekleşen olay, yeni bir olay ve her varlık sahnesine çıkan olgu, yeni bir olgudur. Dolayısıyla birbirini takip eden olaylar arasmda belki benzerlik bulunabilir ama ayniyet söz konusu olamaz. "Her şey> yok olacak sadece O ’nun zatı kalacak. Hüküm O ‘nündür ve dönüşünüz O ’na olacaktır" (Kasas 28/70) âyeti ile Allah’m dışındaki varlıkların oluş ve bozuluş kanununa tabi oldukları, kendilerinin ve yaptıklarının bir gün son bulacağı, geriye dönüşün imkansız olduğu dile getirilir. Aynca bu son âyet, dünya hayatının son kazası yani son oluşu olan dünyanın sonuna işaret eder (Cüveynî 1978/1398: 139; Teftâzânî 1409/1989: 11, 160-166; V, 98-100; Cürcânî 1311: II, 24-25; Ali Kuşçu 1311:11, 456; Harputî 1330: 67-68).
Kadenn kazaya dönüşmesi, bizim için kapalı olan Allah’ın bilgisinin açığa çıkması/zahir olmasıdır. Diğer bir deyişle kaderin ilim ve takdir boyutundan yaratılmış varlık alanına intikal etmesi veya kazanın gerçekleşmesidir. Bir başka deyişle bu, insanın zaman ve mekan koridorunda ilerlerken her an yeni bir olayın vukuuna yani kaderin kazaya dönüşmesine şahit olmasıdır. Çünkü zamanın akışı olayların yenilenmesi ve olgunun her an kendisini benzeriyle tekrar etmesidir. Olgunun kendisini benzeriyle tekrar etmesi, her zaman diliminde yeni ama benzer veçhesiyle görünmesidir. Anlık değişimler belki bizim algımıza yansımayabilir ama zamanın geçmesi, sürecin uzaması ile değişikliklerin farkına varınz. Örneğin bir insanın çocukluktan ergenliğe, oradan olgunluğa ve yaşlılığa doğru seyreden hayat serüveni içindeki anlık değişimler hemen algılanmayabilir ama, bir yıllık veya daha fazla bir süre zarfında meydana gelen değişimler herkes tarafın-<lan kavranır haldedir. Bu da, hayat devam ettiği sürece, kader ve kazanın birbirini takip ettiğini gösterir. Çünkü insan için hayatın devamı kaderin devamı anlamına gelir. Her an yeni bir andır, geriye dönüş yoktur, tnsan 'Çin geçmiş bu anlamda bir kazalar toplamıdır. Bu kazalar toplamı, insa-"•n şahsiyetini, çevrenin çehresini, toplumun kültürünü, insanlığın tarihini