şişli satilik daire ve islam bilgileri45
sizlere bugün en güzel yzıları yazan şişli satilik daire diyorki şekillendirir, öyleyse geriye dönmek, kazaya saplanıp kalmak; harca zamanı ve imkanı tekrar harcamaya kalkışmaktır. Halbuki insanın yapr^ '' gereken, kader çizgisinde gitmek ve o çizgiyi her hal ve şartta takip etme^' tir. Çünkü insan dururken de içinde bulunduğu zaman ilerler. Duran insj^ zamana kendini bırakır, yürüyen ise zamanı kullanır. Çünkü zaman insam^ elinde bir imkan ve bir fırsattır. Durmak imkanı kaybetmek ve fırsatı elde^ kaçırmaktır. Bu, tıpkı nehirde yüzmek gibidir. Yüzen insan, nehrin akışım, durduramaz ama mücadeleye devam eder, kendisine bir yer belirler ve akış içinde nerede durması ve bulunması gerektiğine karar verir. Nehre kendi, sini bırakan insan ise, akış yönünde sürüklenmeye, suyun götürdüğü yere gitmeye ve belki de boğulmaya mahkum olur. Kaza görünerek gelmez, ama öngörülebilir. Zaten hayat görünen değil öngörülendir.Yüce Allah rahmeti ve sevgisi gereği hiçbir kulunun harama bulaşmasını ve kötü sona duçar olmasını istemez. Ama kötülüğe yönelmiş, haramı işlemeye niyet etmiş ve bu konuda azimli ve kararlı bir tavır içine girmiş insanın talep ettiği kötü sonu da adaleti gereği gerçekleştirir. Ebü’l-Muîn en-Nesefî’nin belirttiği gibi eğer insan bir hareketi yapmayı irade etmiş, niyetine girmiş, azim ve kararlılığını ortaya koymuş ise Allah onun talep ettiği fiili yaratır. Allah’ın bu yaratması, tabiatm işleyişi için takdir ettiği âdetullah yani tabiat kammlan çerçevesinde gerçekleşir. Nitekim İmam Mâtürîdî “AT/m ihtiyaç sahiplerini gözetir, günahlardan sakınır ve Allah'ın vaat ettiği şeyi tasdik ederse ona işinde kolaylık nasip ederiz. Kim de cimrilik yapar, Allah ’tan müstağni olduğunu düşünür ve Allah ’ın sakındırdığını hiçe sayarsa, biz gelecekte onun işini zorlaştırırız" (92/el-Leyl 5-10) âyetinin yorumunu, kulun ve Allah’ın insanın iradeli fiiline etkisini yansıtacak şekilde şöyle yapar: Kim ihtiyaç sahiplerine vermeye, günahlardan kaçınmaya ve Allah ’ın vaat ettiğini doğrulamaya azim ve niyet ederse Allah bu işleri gerçekleştirmede ona kolaylık sağlar. Kim de cimriliğe, Allah'tan müstağni olmaya ve Allah ’ın uyarısını yalan saymaya azim ve niyet ederse, insanın kendisi için zor ve kötü olan bu işleri yapma imkanını Allah ona verir. İmam Mâtürîdî’nin verdiği bu anlam kaderin kazaya dönüşmesinin, insanın niyeti, azmi ve kararı doğrultusunda gerçekleştiğini ifade etmesi bakımından önemlidir. İnsanın iradesine bağlı gerçekleşen bir fiilin iyi-kö-tü, faydah-zararh, güzel-çirkin özelliklerinden birini kazanması tamamen insanın tercihine bağlı olarak gerçekleşir, dolayısıyla sommIuluğu da insana ait olur. Netice itibarıyla ^'‘insanın kazandığı kendi lehine veya aleyhinedir." (2/el-Bakara 286) Bunun anlamı eğer yaptığı işler iyi, güzel ve faydalı ise, kendi lehine; kötü, çirkin ve zararlı ise, kendi aleyhinedir (Mâtüridî 1425/2004; V, 470; Ebü’l-Muîn 2003: II, 228; Ebü’l-Bekâ 1412/1992:76)
0uraya kadarki açıklamalardan kaderin kazaya dönüşmesi yani Allah'ın bildiğ' ve takdir ettiği şeylerin meydana gelmesi ve bilinir olması, aslında /Allah’ın varlığmm, yüceliğinin, bütün âlemi kuşatan iradesi ve kudretinin kesin bir gerçeklik olarak (hakka’l-yakîn) kavranmasıdır. İnsan ve fiilleri (je âlemin bir parçası ve âlemin işleyiş kanunlarına (âdetullah) göre gerçekleştiğine göre, onların da, Allah’ın iradesi ve kudreti çerçevesine dahil olduğu açıktır. Buna inanmayanlar, kıyamet gerçekleşip ahiret hayatına intikal ettiklerinde anlayacaklar, sonra dünyada yaptıklannın gözlerinin önüne serilmesi ile bunun gerçek bir hakikat olduğunu görecekler; yaptıkları aılmün. haksızlık ve kötülüğün cezasını tattıklannda da bu gerçekliği kesin bir şekilde kavrayacaklardır. (Tekâsür 102/3-8) Müminler ise dünyada iken her bir olayın meydana gelmesi ile gerçeği fark ederler ve “Ey Rab-bimiz, sen dünyada olan bu olgu ve olayları boş yere değil, vahdaniyetine MI Rob olduğuna şahit olsunlar diye yarattın. Bizi cehennem azabından koru!" diye dua ederler. Çünkü onlar, her hallerinde ayakta, oturarak ve yanlan üzerine yaslanmışken; çalışırken veya dinlenirken, sıkıntı halinde veya mutluluk durumunda yani her an Allah’ı anarlar, onun yaratmış olduğu olgu ve olayları düşünürler ve “Ey Rabbimiz! Biz, imana çağıran bir denetçi işittik, aklımızı ve irademizi kullanarak hemen iman ettik. Rabbimiz günahlarımızı bağışla, bizi kötülüklerden koru ve iyi kulların gibi dünyadan ayrılmayı bize nasip eyle!" (Âl-i Imrân 3/191, 193) diye dua ederler. İnsanın kaderinin bir gerçeklik olarak karşısına çıkması, son merhalede yani öte dünyada olacaktır. Nitekim cennete giren müminler, cehennemde bulunanlara “Biz, Rabbimizin bize vaat ettiği hususların gerçek olduğunu gördük, siz de onların gerçek olduğunu gördünüz mü?" diye seslenecekler. Kafirler büyük bir üzüntü ve pişmanlık içinde evet diyerek kesin bir gerçeklik olarak gördükleri olayla ilgili gecikmiş bir tasdikte bulunacaklar. (7/ el-A’raf 44) Mümin Allah’ın takdirini bilen ve bu takdirin gerçekleşmesi anlamına gelen kazanın da Allah’ın irade ve kudreti ile gerçekleştiğine kesin iman edendir. İnanmayan ise olayın gerçekleştiğini gözleri ile gördükten sonra bilen ve kabul etmek zorunda kalandır. Çünkü inanan ferâseti ile, inanmayan da zan ve kuruntuları ile hareket edendir. Ebü’l-Muîn en-Nesefî bu konu hakkmda özetle şöyle bir değerlendirmede bulunur: “Allah ’ın yaratması, kazası ve kaderi, kul tarafından bir mazeret olarak ileri süriile-mez. Çünkü kader ve kaza kulu bir fiili yapmaya zorlayan bir husus değil-Yüce Allah ’ın kulun fiili konusundaki takdiri ve yaratması, bu fiiller >Çİn tahsis edilen zaman ve mekanları yaratması gibidir. Öyleyse kul için zorlayıcı bir etken olmayan kaza ve kaderin mazeret olarak ileri süriilme-‘•'ınin bir geçerliliği bulunmamaktadır. Çünkü fiili işlediği anda kaza ve ka
Ali Kuşçu (1311), eş-Şerhu ’l-Cedîd, (Cürcânî Şerhu '1-mevâkıfkem.mh), lstan()„| Bâkıllânî (1407/1987), el-Temhîd, nşr. İmadüddîn Haydar, Beyrut.
Beyazîzâde (1368/1949), İşârâtü'l-merâm, Kahire.
Cemaleddînel-Gaznevî(1419/1998), Usulü’d-dîn, Beyrut.
Cürcânî (1311), Şerhu'l-mevâkıf İstanbul.
Cüveynî (1978/1398), el-Akîdetü’n-nizamiyye, Kahire.
Cüveynî (1950), Kitâbü’l-îrşâd, (nşr. Muhammed Yûsuf Mûsâ-Abdulraunim Abdulhamîd), Kâhire.
Devvânî (1306), Celâl, İstanbul.
Ebû Seleme es-Semerkandî (1989), Cümelü usûli’d-dîn, İstanbul.
Ebü’l-Bekâ (1412/1992), el-Külliyât, Beyrut.
Ebü’l-Muîn en-Nesefî (1407/1987), el-Temhîd, nşr. Abdulhay Kâbîl, Beyrut. Ebü’l-Muîn en-Nesefî (2003), Tebsıratü’l-edille (nşr. H. Atay - Ş.A. Düzgün),Ankara.
Fahreddîn er-Razî (1407/1987), el-Meiâlibü ’l-âliye mine ’l-ilmi’l-ilâhî, tah. Ahmed Hicâzî es-Sakkâ, Beyrut.
Gazalî (1962), el-îktisâdfi ’l-i ’tikâd, Ankara.
Harputî (1330), Tenkîhu'l-Kelam, İstanbul.
Kâdî Abdulcebbar (tsz.), el-Muhtasar fi usûli’d-dîn, Muhammed Ammaa Resâilü ’l-Adl ve’t-Tevhîd, Kahire Daru’l-Hilâl.
Karadaş, Cağfer (2003), Bakıllanî'ye Göre Allah ve Alem Tasa\’\mru, Bursa. Karadaş, Cağfer (2008), İslam Düşüncesinde Ahiret, Bursa.
Koloğlu, Orhan Şener (2011), Cübbaîler ’in Kelam Sistemi, İstanbul.
Mâtürîdî (2006), Te ’vîlâtu ’l-Kur 'an, nşr. Bekir Topaloğlu, İstanbul.
Mâtüıîdî (1425/2004), Te ’vîlâtü Ehli ’s-Sunne (nşr. Patıma Yusuf el-Haymî), Beyrut Sabrı, Mustafa (1352), Mevkıfu ’l-beşer tahte sultani ’l-kader. Kahire.
Şehristanî (1410/1990), el-Milel ve’n-nihal, Beyrut.
Taftazânî (tsz.), Şerhu ’l-Akâid, Dımaşk.