şişli satilik daire ve islam bilgileri10

şişli satilik daire ve islam bilgileri10

evet arkadasalr sizlede en güzel bilgieri yazan şişli satilik daire diyorki kıstas, akıl değil nakildir, demelerinin delilidir. Eş’arîlere göre eşyada asıl olan mubahhktır. Kendiliğinden bir şey iyi ya da güzel değildir. Onu iyi ya da güzel kılan dindir. Eş’arîler, aklın güzel ve çirkini tespit etme kapasitesinin olmadığına delil olarak şu âyeti de getirirler; “Allah neyi dilerse ona hükmeder” (Maide 5/1).Eş’arîlere göre, dinin açıklamasından önce, eşya ve fiiller için güzellik ve çirkinlik söz konusu değildir. Aklın belirlemesinin hiçbir geçerli izahı da yoktur. Nitekim Bâkıllânî (ö. 403/1012), akıl için tek başına eşya ve fiillerde meydana gelen güzel ve çirkin oluşu belirleme imkânı olmadığı gibi bir şeyi yasaklama, serbest bırakma ya da vacip kılma yetkisi de yoktur; fiile ilişkin bu tür düşüncelerin hepsini akıl değil, din belirler, demekledir (Bâkıllânî 1957: 128). Hatta onlara göre, ilahi yasa koyucu (şâri’), bir hükmü tersine çevirseydi, aklın çirkin saydığı güzel, güzel saydığı çirkin olurdu.Gerçekte Eş’arîler, aklın bir bilgi kaynağı olduğunu kabul eder. Sadece ilahi sorumluluğa ilişkin konularda aklın hiçbir rolü olamayacağını, bu noktada dinin gerekli olduğunu söylerler. Şehristanî (ö. 548/1153), akli ve dini hükümlerin arasını ayırmada ilginç bir örnek verir. Mükemmel bir fıtrat ve
H o s o N VE K U B U 11

üstün bir akılla donatılmış, dahası, hiçbir dini ve ahlaki eğitim görmemiş olan herhangi birinden, birisi, ''iki birden daha çoktur” diğeri de "Allah kınadığı için yalan çirkindir" şeklinde iki farklı durumu değerlendirmesi istense, kimse birincisi üzerinde tereddüt etmez, ancak İkincisinde tereddüt eder, demektedir. Şehristanî'ye göre birincisi akla göre açık bir hükümdür. Bu konuda herkes açık yüreklilikle ve kolayca evet diyebilir. İkincisi için, dini ve ahlaki eğitim almayan, toplumun ahlaki değerleriyle muhatap olmayan bir kimsenin evet demesi zordur. Çünkü, dini ilgilendiren konularda ma’kûlât değil, menkûlata bakılır. Bu konularda din asıl, akıl ise fer’ hükmündedir.
Eş'arilerin, eşya ve fiillerde hüsün ve kubhun öznel oluşunu savunmala-n, aklın güzel ve çirkin hakkında bir yargıya vanrken çoğu zaman ihtilaf içinde olmasını gerekçe olarak gösterirler. Bir kimsenin güzel gördüğü bir şey, başkasına çirkin görülebilir. Selim yaratılış özelliklerini kaybetmiş bir akıl, her zaman etkiye açıktır. Örneğin, tabiatta her çeşit ve güzellikte bitki örtüsü vardır. Kimi insanlar bu renk çeşitliliğinden esmere, kimi insanlar da beyaza eğilimli olana güzel derler. Beyaza eğilimli olana güzel diyen bir insan, esmeri güzel bulan ve ona hayran olan kişinin aklını kötü görebilir ya da tersi olabilir. Kaldı ki, iyi ya da kötü şeklinde değer yargısında bulunma, kişinin kişisel kaprislerine, düşünce, bilgi ve kültür düzeyine göre değişebilir. Eş’arîlere göre, eşya ve fiillerde güzel ve çirkinin kendisi olan bir şey yoktur. Ancak bazı kimselerin nesne ve eylemleri güzel ve çirkin olarak nitelendirmeleri vardır. Dolayısıyla, süje açısından değerler özneldir.
İslam kelamında hüsün ve kubuh açısından eşya ve fiillerin vasıflarıyla ilgili yapılan tartışmaların özeti şudur. Mu’tezile’ye göre, eşyada zati/nesnel bir güzellik ve çirkinlik vardır. Hüsün ve kubhun tespit ve belirlenmesinde yegâne ölçü akıl olup, bu konuda sem’ fer hükmündedir. Mâtürîdîler ise, aklın, nass bulunmadan bazı ahlak ve metafizikle ilgili şeylerin güzellik ve çirkinliğini bilebileceğini, ancak, din olmadan hiçbir şeye farz ya da haram hükmü getiremeyeceğini savunur. Eş’arîler ise, güzellik ve çirkinliğin öznel olduğunu, din bu konuda bir değer hükmünde bulunmadıkça aklın bulunmasının bir anlam
Önce şunu ifade edelim ki kaza ve kader, bir bütünü teşkil eden iki parça gibidir. Bu nedenle genellikle bu iki kelime, her ne kadar Eş’ari anlayışına uygun olarak kaza-kader şeklinde kullanılmış ise de, aslında Mâtürîdîlerin kullandığı manada kader-kaza şeklinde kullanılması, kelime anlamına daha uygun düşecektir. Nitekim bu konuda Kur’an ve onu açıklayan hadisleri esas aldığımız zaman bu hakikat görülecektir.
Bu bağlamda İbnu’l-Esir, hadislerin anlaşılmasında önemli bir yer işgal eden değerli eserinde, kaderin belli bir ölçü üzere “takdir etme”; kazânm ise “yaratmak” anlamına geldiğini belirttir. Bu haliyle birincisi bir binanm ‘1emel”i, diğeri ise “bina”nın kendisi durumundadır ve böylece birbirlerini tamamlamakta ve aynimaz iki bölüm teşkil etmektedir. Dolayısıyla bunları biribirinden ayırmanın binayı yıkmak anlamına geleceğine dikkat çekmiştir. (İbnu’l-Esir 1965 : IV, 78. Aynca bk. K. Miras 1971-73 ; XII, 222)
Rağıb İsfehâni de, kaderin kazadan daha genel bir anlam ifade ettiğini belirtir. Çünkü kaza, takdir edilenlerin arasını ayırmak (fasl-kaf etmek) demektir. Bu nedenle de kader, takdir etme; kaza ise, bu takdir edilenler arasmdan birine hüküm vermek anlamına gelir. Kaldı ki bazı alimler, “kader ölçmek için kullanılan (ölçülecek) şey; kazâ ise, bizzat ölçmektir” şeklinde bir hükme varmışlardır. (İsfehâni tsz.: 407. Aynca bk. Ezheri 1384 : IX/1819,211-212; İbnManzûr 1955-56 ; V/74-78, XV, 186-89; İbnu’l-Esir 1965 ; IV/22, 78)
takdir ettim" denir. “Kadderc” kökünden alındığı zaman takdir anij^ içinde "kudret verme" de söz konusudur. Bu mânada, Araplar arasm^.' "Allah bana bir işi yapma gücü verdi" diye bir ifade vardır. Bu sebepiç Allah’m eşyayı takdiri iki şekilde vuku bulur:
Birincisi, Allah’ın kudret vennesiyle; diğeri de, belli bir miktar ve özel bir şekilde, diğer bir ifadeyle bir hikmet üzere kılmasıyladır. Buna bağlı ola. rak, Allah’ın fiili de iki şekilde cereyan eder;
Birincisi, Allah’ın eşyayı mükemmel bir şekilde hikmet üzere ve bi’l-fiii olarak bir defada var etmesidir. Yer ve gökleri, içindekileriyle beraber bir anda yaratması gibi... İkincisi ise, eşyanın asıllarını bi’l-fiil; cüzlerini bi’l. kuvve mevcut kılmasıdır. Sonuç olarak Allah, eşyayı öyle bir tarzda takdir etti ki, bu takdiri dışında hiçbir şey meydana gelmez. Meselâ hurma çekirdeğinde bi’l-kuvve olarak hurma ağacını takdir etmiştir; artık ondan elma ve zeytin ağacı yetişmez. İnsan neslinden de başka bir canlı değil, ancak insan meydana gelir. Bu bakımdan Allah’ın takdiri, herhangi bir şeyin şöyle ya da böyle olması şeklinde hüküm vermekle vâki olur. Bu da zaruri veya mümkün olarak cereyan edebilir (İsfehani tsz. ; 395).
------ Kazâ, hem sözü, hem fiili içine alan bir kavTamdır. Dolayısıyla kavli
460 mânada İlâhi bir emri bildirmek veya yapılmasına hükmetmek; fi’li mânada ______ ise yapmak demektir. Bu açıdan da kazâ, İlâhi ve beşeri olmak üzei£ iki kısımda mütalâa edilebilir. (İsfehâni ts : 406-407) Söz ve fi’li anlamda İlâhi olana misal, aşağıdaki ayetler verilebilir:
“Allah, sadece kendisine ibadet etmeyi ve anababaya iyi davranmayı kesin bir şekilde emr (kazâ) etti’’ (İsra 17/23), «Allah, yedi günde yeri göğü var etti (kazâ)» (Fussilet 4/12; Mü’min 40/20)
Beşeri olana misal de şu âyetlerdir:
«İman eden sihirbazlar: ‘Seni, gelen apaçık mucizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız; ne hüküm vereceksen ver (kazâ)! Sen, ancak bu dünya hayatına hükm (kazâ) edebilirsin’...» (Taha 20/72).
«Hac ibadetinizi yaptığınızda (kazâ) Allah’ı zikredin.» (Bakara 2/200).
2. Takdir ve Sünnet-i tlâhiyye
Sünnet-i ilahiyye, bir hikmete dayalı olarak, belli bir düzen ve ölçü üzere yaratmayı ifade eder. Ayetlerde ifade edildiği üzere, kainatta herşey bir ölçü (kader) ve düzen dahilinde yaratılmıştır. Canlı cansız her varlık, bir plân ve program dahilinde varlığına etmektedir. Kimyadaki ifadesi ile her maddenin bir formülü ve terkibi vardır. Evrende mikro-kozmozdan makro-
KADER/TAKDİR HER ŞEYİN BİR ÖLÇOYE üÖRE YARATILMASI
Ijozmoza herşey, bu şaşmaz düzen içinde devam etmektedir. İşte bu sebepledir ki eşya bu özellikleriyle incelenmeye konu olmaktadır; ve bu birikim bilimi ortaya çıkannıştır. Kur‘ân bu genel prensibi şöyle dile getirmiştir:
“Biz herşeyi belli bir ölçü (kader) üzere yarattık” (Kamer 54/49).
«O, her şeyi yaratıp bir ölçüye göre düzenleyen ve tertipleyendir» (Furkan 25/2).
Bu ifadeler kâinatta hiçbir şeyin tesadüf eseri olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Diğer taraftan biyolojik ve kozmolojik bütün muhtevasıyla kâinat, kanun koyucu bir varlığa işaret etmektedir. Şu âyet de, bu hususu açıkça şöylece vurgulamaktadır:
nOnlara varlığımızın belgelerini, hem dış dünyada, hem iç dünyalarında göstereceğiz.» (Fussilet 41/53) Bu bakımdan gün geçtikçe bütün muhteviyatıyla kâinat incelendikçe, her yerde bu İlâhi güç kendisini gösterecektir. Bütün varlığıyla evren, hep O’na işaret etmektedir: «Yeri ve gökleri yaratan hakkında şüphe mi var?» (İbrahim 14/10).
Kâinatta mevcut bulunan bütün varlıklarda aynı düzen ve nizam mevcuttur. İnsan yaratılırken belli bir surette takdir edilmiştir. Ayet bu hususu şöyle dile getirmiştir: “Onu yarattı ve takdir etti. ” (Abese 80/19) Tabiatta meydana gelen her hâdisede bir kanun söz konusudur. Yağmur bir ölçü üzeredir; gece gündüz bir hesap (ölçü) işidir. Gezegenlerin hareketleri hep geometrik bir düzen ve ölçü içindedir. Hulâsa hepsinin tâbi olduğu belli bir kanun vardır ve herşey kendi kanununa göre cereyan eder.
Allah, her şeyin tohum veya çekirdeğinde bi’l-kuvve olarak, ilerde bi’l-fiil meydana gelecek şeyi gizlemiştir. Herşey bir sebep-sonuç ilişkisi içinde meydana gelmektedir. Yağmur bulutun; bulut buharlaşmanın; buharlaşma da sıcaklığın tabii sonucudur. Dolayısıyla Allah, yağmuru bulutla; her meyveyi kendi ağacıyla vermektedir; tabii mânada sünneti ilâhiyye de budur. Ancak âyetlerde işaret edilen İlâhi sünnet, bu tabii kurallar değil, toplum hayatıyla ilgili İlâhi sosyal kanunlardır. İşte kazâ-kaderi de, bu kanunlar çerçevesinde düşünmek gerekir. Allah’ın peygamberler vasıtasıyla insanlara bildirdiği emir ve yasaklar doğrultusunda hareket etmek kaza-kader çerçevesini teşkil eder.
şişli satilik daire yazdı..