şişli satilik daire ve islam bilgileri95
bugün elimizden gelen yazıları yazdık ve şişli satilik daire dediki Mu’tezile, birçok görüşünü şâhidin gâibe delil getirilmesi ilkesinden hareketle geliştirmiştir. Salah ve aslah konusu da bu ilkeye dayanır. Nasıl ki, insanlar fiillerini, faydalı bir gayeye dayanarak yapıyorlarsa, Allah da fiillerini bu şekilde bir gayeye yönelerek yapmaktadır. Bir şey tecrübe âleminde ne ise, duyu ötesi alanda da öyledir. Bilinen âlem ile, duyuötesi alan arasında fark varsa, salahta da aynlık vardır. Böyle bir kıyaslama ile insanm fiillerinde salah ve aslah aramnayacağma göre Allah’m fiillerinde de salah ve aslahın aranmaması gerekir (Şehristânî 1934; 406).Gerçekte Allah’ın tek yaratıcı olduğu ve hâkimiyetinin geçerli olduğu bu âlemde, kötülüklerle iyilikler yan yanadır. Allah’ın salahı yapması gerekli olsaydı, yeryüzünde şer, fesat türünden kötülüklerin
Kelam’m en önemli problemlerinden biri olan hüsün ve kubuh meselesi, ahlakî açıdan insan davranışlarını nitelendirme yönüyle ele alınır. Allah’ın fullerinde hüsün ve kubhun yeri nedir? Allah, sadece hüsün davranışlarla mı nitelendirilir, yoksa kubuh olan birtakım davranışlar da O’na nispet edilebilir mi? Hüsün ve kubuh değerler bakımından objektif midir yoksa sübjektif mi? Hüsün ve kubhu bilmede kıstas din midir, akıl mıdır? gibi pek çok mesele, bu meselenin özünü oluşturmaktadır.
Hüsün, sözlükte, “güzel olmak” anlamında mastar ve “ güzellik, mutluluk, sevinç veren, istenen arzu edilen, beğenilen şey” anlammda isim olarak kullanılır. Çoğulu, mehâsindir. Kubuh ise, “kötü ve çirkin olmak; fena, iğrenç, çirkin olan şey” anlamında mastar-isimdir. Çoğulu mekâbihtir. Kela-mi bir terim olarak hasen, “dünyada övgüyle, ahirette de sevapla ilgili olan şey”; kabîh ise, “dünyada kötülenmeyi, ahirette de cezayı gerektiren şey” olarak tarif edilir. Bu manada emredilen her şey güzel, yasaklanan her şey de çirkindir. Kelami ekoller arasında neyin iyi ve neyin kötü olduğu üzerinde bir ihtilaf söz konusu değildir. Asıl tartışma, fiillerde bulunan iyi ve kötü vasfının nesnel mi yoksa öznel mi oluşu, bir de akıl ile mi yoksa vahiy ile mi? bilineceği konusundadır.
Cehmiyye, Mu’tezile, Kerramiye ve Şia’ya göre iyilik ve kötülük objektif olup, akılla bilinir. Özellikle Mu’tezile, hüsün olan bir fiili, Allah’a zorunlu kılarken, kubuh olan bir fiil noksanlık ve acizlik ifade ettiği için Allah’tan nefyederler. Mu’tezili kelam sisteminde hüsün ve kubuh meselesi, adâlet ''e zulüm anlayışlarıyla doğrudan ilişkilidir. Allah âdil olduğu için O’ndan
sadece hüsün niletikli eylemler sadır olur. Zulüm, çirkin bir eylem olduğa için O’ndan asla sadır olmaz. Aynca Mu’tezile bu meseleyi, varlık vebiigj açısından da değerlendimiiştir. Hüsün ve kubuh, varlık yönünden nesnel bilgi yönünden de aklidir. Onlara göre iyi ve kötü nesnel ahlaki değeriej olup, bunları bilmede ölçüt akıldır. Yapılması akıl açısından övülen şey iyi, yerilen şey ise, kötüdür. Fiillerin kendilerinden kaynaklanan iyilik ve kötülükleri vardır. Akıl bunlan vahiy olmadan da bilir. Örneğin, zulüm nankörlük, yalan, cehalet kötüdür; adalet, nimet verene teşekkür etmek, borcu ödemek, doğruluk, ilim iyidir. Mu’tezile’ye göre bir şey, zatından dolayı iyi ve kötüdür.
Her ne kadar Mu’tezile, hüsün ve kubhun akliliğini savunuyorsa da, herhangi bir fiille ilgili bütün yönleri bilebilmek için vahye de ihtiyaç bulunduğunu kabul eder. Bu açıdan kubhu aklî ve şer’i diye iki kısma ayınr. Bir başkasından dolayı değil, zatı itibarıyla kabih olana aklî kabîh, denilir. Zulüm ve yalan örneğinde olduğu gibi. Yine zati itibanyla değil de bir başkasından dolayı olana da şer’î kabih denilir. Buna örnek olarak da vacibi terk etmeye götüren şeyler verilebilir. Aynca hasen de kabih gibi iki kısma ayrılır. Zatından dolayı güzel olan şey, akılla bilinir. İhsân ve zarara götür-meyen şeylerden faydalanmak buna örnek olarak verilebilir. Diğeri ise, zati 454 itibanyla değil de ilahi lütuftan dolayı güzel olan şeydir. Bu da vahiy ile ______ bilinir. Hayvanlan kurban etmek gibi.
Mu’tezile’ye göre, güç, fiilden öncedir ve potansiyel olarak insanda vardır. Bu açıdan güç sahibi kimsede meydana gelen fiil, iki kısma aynlır. Bunlardan ilkine, varlığı üzerine ziyade sıfatı olmayan fiil denir. Bu fiil, iyi ve kötü olarak nitelendirilemez. Uyuyan kimsenin fiili buna açık bir örnektir. Diğeri ise, varlığı üzerine ziyade sıfatı olan fiildir. Bu fiil, kendisinin övmeye ve kötülemeye layık olması bakımından ikiye aynlır. Fiil failden meydana geldiğinde ya kötülemeye ya da övmeye hak kazanır, örneğin, nafileleri yerine getirmek övmeyi, farzlan terk etmek zemmi gerektiren şeylerdir. İkinci durum ise, failin yaptığı işten dolayı, övme ve kötülemeye hak kazanmaz. Nafileler gibi.
Mu’tezileye göre fiillerde güzellik ve çirkinlik vasfı, nesneldir. Güzel, özü itibarıyla güzel, çirkin ise, özü itibanyla çirkindir. Bu konuda din, bir şeyin güzel ve çirkin oluşunun nedeni değildir. Akıl bir şeyin kötü olduğunu kavradığında onu yasaklayan ilahi hükümle, onu işlemesinin cezayı gerektireceğini, nimet verene şükretmeyi terk etmenin çirkinliğini; fiillin güzelliğini kavradığında Allah’ın onu gerekli kılan hükmüyle işlendiğinde sevabı, terk edildiğinde de cezayı gerekli kılacağını bilir. Yani akıl, Allah’ın yasakla-masmdan ve emrinden önce fiilin güzel ve çirkinliğini kavrar. Vahiy bura-
ja, sadece, hakkında ilahi emir bulunan güzel fiil işlendiğinde sevap, güzel fiil terk edildiğinde eczaya çarptınlacağını teyit eder.
\iâtilrîdiler ise, hüsün ve kubhun hem aklî hem de şer’i açıdan bilinme boyutlannın olduğunu ileri sürerler. İyi ve kötünün iç yapısı gereği nesnel olarak akılla bilinebileceğini söylemekle birlikte, akıl bunların dini bakımdan gerekliliğini ve sakıncalı oluşunu tek başına idrak edemez. Bu sebeple vahye ve peygambere ihtiyaç duyar; çünkü Allah insanı denemek için yaratmıştır (Mülk 67/2). Bu sebeple onlara övülen ve yerilen fiilleri ayırt etme gücü venniştir. Akıl eşya ve fiillerdeki güzel ve çirkini, iyi ve kötüyü ka\Tama yetisine sahiptir. Akıl, fiillerin asli nitelikleri yönüyle de güzel ya da çirkin olduğunu tespit edebilir. Örneğin, nimet verene şükretmenin, doğruluğun ve adaletin güzel olduğunu; zulmün ve yalanın çirkinliğini dinden önce de idrak edebilir. Aynı şekilde akıl, fiilleri amaçlan itibarıyla güzel ve çirkin olarak değerlendirebilir. Birinin ölümünün dostlanna göre acı ve kötü, düşmanlarına göre iyi ve güzel oluşu gibi.
Mâtürîdîler, hükmün yalnızca Allah’a ait olduğunu bildiren âyetler (En’âm 6/57.63; Yusuf 12/40, 60) karşısında akla, hakem vasfını vermekten kaçınarak, aklın iyi ve kötü olanı anlamada, sadece bir kâşif, idrak melekesi ve aracı olduğunu söylemişlerdir. Akıl hiçbir zaman dini anlamda; iyi ve kötüyü, güzel ve çirkini îcap/zorunlu ve tahrim/haram kılan değildir. Bu yetki salt, Allah’a aittir. Akıl ise, bilgi üretmek ve düşünce açıklamak için bir âlettir. Yaratılmış olan akıl, mutlak anlamda bir hüküm ortaya koyamaz.
Bazı Mâtürîdîlere göre akıl, her ne kadar dinden önce zarar veren yalanın yasaklanması gibi bazı yargıları düşünce yoluyla algılayabilirse de, bu konuda çoğu hükmün arka planını kavramaktan acizdir. Mu’tezile’nin iddia etliği gibi, aklın güzel ve çirkin bulduğunu, Allah’ın da güzel ve çirkin bulması O’na zorunlu değildir. Ancak akıl, varlıkta tezahür eden güzel ve çirkini kesbetme söz konusu olmaksızın eşyaya yönelimiyle meydana getirdiği bir ilim sayesinde anlayabilir. Din gelmeden önce, dinin dayandığı hususlarda bu zorunludur. Örneğin, Hz. Peygamberi, tebliğinin başlangıcında tasdik etmenin vacip, onu yalanlamanın ise, haram oluşu gibi. Aksi takdirde, kısır döngü ve teselsül gerekli olurdu. Burada aklın rolü, din geldikten sonra, güzeli ve çirkini tanımada ve temyiz etmede âlet olma rolünü taşımış olmasıdır, önün görevi ilahi hitabı anlamak ve nakledeni doğrulamaktır. Akıl bütün yönlerden, teklifin gereklerinden değildir. Çünkü fiilleri yaratma bakımından Allah’a dayanmaktadır.
Selefıyye ve Eş’arîlere göre, eşya ve fiiller başlangıçta nötr durumdadır-Onlann iyi ya da kötü oluşlarını sadece din belirler. Aklın övdüğü ve /^fdiği flitler değil, kanun koyucunun övdüğü ve yerdiği fiiller
çirkindir. Yani, dinin yapılmasını nehyettiği şeyler kubuh, yapılmasın, ve tavsiye ettiği şeyler ise, hüsündür. Eşyadaki güzellik ve çirkinlik sunda akıl tek başına hüküm veremez. Hüsün ve kubuh üç manaya gei'' Bunlardan ilki, kemal sıfatı olana güzel; kusurlu ve eksik olana çirkin jç nilir. İlmin güzel, cehâletin kabîh oluşu gibi. Burada aklın idrak edip etn,ç mesi konusunda bir ihtilaf yoktur. İkincisi, tabiatı mülayim olana hüsün olmayana kubuh denilir. Tatlı olan şeylerin güzel, acı olan şeylerin çirk^’ olması ya da Zeyd’in öldürülmesinin düşmanları açısından maslahat/yarar İl, dostları bakımından mefsedet/kötü oluşu gibi. Üçüncüsü ise, medihve sevaba değer olan şeyler güzel, kötülemeyi ve yerilmeyi gerektiren şeyler ise çirkindir. Cömertliğin güzel, cimriliğin çirkin olması buna örnektir. Bu açıklamalarda da görüldüğü gibi, Eş’arîler, İlahi irade ve kudret sıfatlannın zarar görmemesine özen gösteren bir anlayışla hüsün ve kubuh meselesine yaklaşmışlardır.
Bilindiği gibi ulûhiyetin en ayırt edici özelliklerden birisi değerler ve ölçüler koyma vasfıdır. Bu vasıf, toplumlann norm kalıplan açısından değişmeyen yegâne ölçülerdir. Nitekim Hz. Peygamber bir rivayette: “yHceMlûh eşyanın güzelliklerini ve kötülüklerini takdir ederek yazdı. Sonra güzelle-rin güzelliğini, fenaların da çirkinliğini açıkladı ” buyurmuştur (Buhari, 456 “Rikâk” 31; Müslim “İman” 59). İşte bu rivayet, Eş’arîlerin eşyada bu-