şişli satilik daire ve islam bilgileri83

şişli satilik daire ve islam bilgileri83

 bugün yine aksam oldu şişli satilik daire dediki ^bdülcabbâr 1962-65; XIV, 37, 106-112). Göılildüğü gibi her iki ekol de ^llah'ın aslahı dinde yapması gerektiği konusunda görüş birliğine sahip-dünyadaki aslâh konusunda farklı görüştedirler. Mu’tezile’nin, insanı, lezzete ve sevince kavuşturan faydalı fiil şeklinde tanımladığı salah anlayışı, bütün izah tarzlarına ve getirdikleri argümanlara rağmen Mâtürîdî ve gş’arî kelamcıları tatmin etmemiştir.5alâh ve aslâh konusunda Mâtürîdî ve Eş’arîler, Mu’tezile’nin, “insanlar jçin salâh ve aslâha riâyet etmek Allah’a vaciptir” görüşüne karşı çıkmışlardır. kavramını ilahi fiillerle ilintilemenin ulûhiyet makamıy-la bağdaşmayacağmı iddia etmişlerdir. Çünkü ulûhiyet vücûb kabul etmez. Yüce Allah, fail-i muhtar olup, herhangi bir fiili işlemek, hiçbir şekilde O'na zorunlu değildir. Allah, kulları hakkında dilediğini yapar. Yaptıklarından da kimseye hesap vermez. Dolayısıyla, yaratılmış bir varlığın Yaratan hakkında emredici ve nefyedici bir dil kullanması muhaldir (Neşşâr 1965: 1,343,464).

Mâtürîdîlere göre, kulların bütün fiilleri Allah tarafindan yaratılmıştır. Onların, küfür ve masiyet cinsinden eylemleri kendi kazandıklarıdır. Kulla-nn iradesine göre bu fiiller Allah tarafından yaratılmıştır. Kullar için en uygun olanı ve maslahat sayılanı yaratmak Allah’a vacip değildir. Elbette İlahi fiillerde bir hikmet ve kullar için bir maslahat vardır. Ama ilahi fillerde zomnIuluk yoktur. O, bütün bir varlığa adalet ve hikmetiyle, özellikle mü minlere lütfuyla muamele etmiştir. Eğer lütfimu bütün kâfirlere ihsan etmiş olsaydı, hepsi iman ederdi. Ancak Yüce Allah böyle yapmamaktadır. Bu O’nun lütfü ve kerem indendir. Bazı kullarını bundan mahrum ederse ihsanıyla, eğer yapmazsa zulümle değil, adaletle davraıunış olur. O, engin lütfunda olduğu gibi, adaletinde de övgüye layıktır. însan için en uygun olanı yaratmak Allah üzerine vaciptir, demek, Allah’ın, kullarına hidâyet vermek suretiyle onlara olan lütfiınu inkar etmek, anlamına gelir. Çünkü üzerine vacip olan bir hakkı eda eden, hak sahibine lütufta bulunmuş sayılmaz. Aynca, insan için en iyi olanı yaratmanın vacip olduğunu söylemek, Allah’ın kudret alanını sınırlandırmakla eşdeğerdir. (Nesefi 1986: 339; Sabûnî74; Cüveynî 1950: 287).
Allah, dilediğini yaratır, dilediğini bırakır. Kul için uygun olanı değil, uygun olmayanı da yaratabilir. Allah’ın bu yönlerde iradesini göstermesiyle birlikte, kulun hak ettiği bir hak engellenmiş olmaz. Mu’tezile’nin “zorunluluk” teorisine dayalı dile getirdiği görüş. Yüce Allah’ın hidayete «dirme lütfünun yok sayılmasını beraberinde getirir. Yaptığını, zorunlu *>>'■ görevi yerine getirme olarak yapan bir varlık için ilahi lütuf ve ihsa-nasıl izah edeceğiz? Hâlbuki Yüce Allah kendisini birtakım âyetlerde
temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işiten ve bilendik (24/Nur 21). Eğer bu ilahi inayet göz ardı edilirse, kazanılmış birhakl(|„ yerine getirilmesinde ne lütuf ne de ihsan bulunur (Nesefi: 342). Yine.eğçf Mu’tezile’nin “kul için en uygun olanı yaratmak Allah’a vaciptir” göriiş(j doğru olsaydı, Yüce Allah’ın Hz. Muhammed’e (a.s), Ebû Cehil’den daha fazla nimeti ve lütfü yoktur. Onlardan her birine Allah, yapabileceğinin en uygununu yapmış, demek gerekirdi. Böyle bir iddianın anlamsız olduğu açıktır. Zira Allah, Hz. Peygambere en büyük şeref ve dereceyi vermiştir (21/Enbiyâ 107). Ebu Cehil’e de yol gösterilmiştir. O, kendi özgür iradesiyle bu yola girmemiş, dalâlette kalmayı sürdürmüştür. Bu noktada, hidayeti seçene Allah’ın tevfıki, küfrü ve sapıklığı seçene de, Allah’ın hızlaıu devreye girmiştir. Aynı şekilde, Mu’tezile’nin “ilahi illet temelinde geliştirilen zorunluluk” tezi geçerli olsaydı, Allah, kullarma sunduğu sayısız nimetlerin şükrünü istemekle, hikmetsiz davranmış olurdu. O, böyle bir anlayıştan münezzehtir (Nesefi: 343).
Nesefi’nin bu konuyla ilişkili olarak Mu’tezile’ye yönelttiği eleştirilerden birisi de irtidât eden kimse ile ilgilidir. Nesefi, Mu’tezile’yi ilzam etmek için; “Ömrünü Müslüman olarak geçiren sonra da İslam’dan dönen ve bu hal üzere vefat eden bir kimse gördünüz mü?” diye sorar. Buna ancak “evet” diyeceklerini söyler. Arkasmdan da şu iki durumdan hangisi böyle bir kimse için uygundur; Müslüman olarak ölmek mi yoksa irtidat halinde ölmek mi kulun yararına daha uygundur? diye sorar. Eğer onlar, Müslüman olarak ölmek derlerse, pekiyi niçin kâfir olarak öldü? diye somk Hâlbuki bu kimse için en uygun olan Müslüman olarak can vernıek olmalıydı. Dolayısıyla, Mu’tezile’nin iddiasının geçersiz olduğu ispatlanmış olur, demektedir.
Gerçekten de aslâh olanı yapmak Allah üzerine vacip olsaydı, dünya ve ahirette azap görecek olan fakir kafiri Allah’ın yaratmaması gerekirdi Çünkü onun için aslâh olan hem mü’min ve hem de zengin olmasıydı.Bu kimse kafir olmakla her ikisinden de mahrum kalmıştır. Bu açıdan kul için aslaha riayet Allah’a zorunludur, görüşü, Allah’ın kullarına sayısız ikram ve in’amda bulunma vasfını ortadan kaldırır. Hâlbuki Yüce Allah kullan hakkmda lütuf ve kerem sahibidir (Bakara 2/243).
Salâh ve aslâh konusunda Eş’arîler de Mâtürîdîler gibi düşünür. Aslâh olanı yapmayı Allah’a vacip kılmak, O’nun kullan hakkında sayısız lütufta bulunmasını sınırlandırmak anlamına gelir. Bu anlayış ulûhiyet alanında
birtakım problemler çıkarır. Hâlbuki Yüce Allah: “Dilediğini yaratır ve jev'er Onların ise bir seçim hakkı yoktur” (Kasas 28/68). Eş’arîlere göre j^ju’tezile'nin aslâh fikri temelsizdir.
g^ ariler vacip kavramım, terk edilmesinde açık bir zarar bulunan fiil ola-fak anlamışlardır. Eğer bu zarar ahirette olacaksa, bu da dini açıdan biliniyorsa, buna vacip denir (Gazâlî 1983: 103). Eş’arîler dünyada bir şeyin aslâh olmasının kriteri olarak dini eksen almışlardır. Bu konuda doğru bir tespitin ancak din ile yapılabileceğini söylerler. Onlara göre dinin üzerinde başka hâkim bir güç yoktur (Râzî 1984: 295). Çünkü vacip, dini bir terimdir, aklın dinde farz ve vacip kılma gibi bir yetkisi olamaz. Elbette, insan için en yararlı olanı Allah’ın yaratmasının vacip olmadığına akli deliller de getirilebilir. Nitekim Fahreddîn Râzî Mu’tezile’yi iizâm etmek için böyle bir yolu seçmiştir. O da, fakir olan kâfir örneğini verir. Fakir olan kâfire en yararlı olan, en uygun olan iyilik, onun yaratılmamış olmasıdır. İşte o zaman iki dünyada da azap görmemiş olacaktı. Ama Allah onu kafir olarak yaratmıştır. Yine en uygun, en yararlı olan, bütün insanlan cennette yaşatmaktır. Ama gerçek böyle değildir, amellerine göre kimisi Cennete, kimileri de cehenneme gidecektir, demektedir (Râzî: 295)
Eş'ari düşüncede irade özgürlüğü konusu muğlâktır. Biz bunu salah ve as-lahla ilişkili konularda da müşahede edebiliriz. Bizzat Eş’arî, el-Ibâne'de bu konulan genel olarak şöyle özetler: “Biz inanıyoruz ki, Allah her şeyi, sadece “ol” emriyle yaratmıştır. Nitekim Kur’an’da: ‘Doğrusu biz, bir şeyi dilediğimizde ona ancak emrimiz “ol"dur ve o olur” (Nahi 16/40) buyurmuştur. Âlemde Allah’ın dilemesinden başka iyilîk (hayır) ve kötülük (şer) yoktur. Her şey Allah’ın dilemesiyledir. Hiçbir kimse, O bir şey dilemedikçe bir şey yapamaz. O’ndan müstağni kalamaz. Allah’ın bilgisinden dışan çıkamaz, Allah’tan başka yaratıcı yoktur ve insanların fiilleri de O’nun ta-rafmdan yaratılır ve takdir edilir. Bu hususta Kur’an’da: “5/z/ ve yaptıkla-mm 0yaratmıştır' (Saflfat 37/96) buyrulur. Allah mü’minlere kendisine itaat etmeleri için yardım eder (tevfik), onlara lütufla muamelede bulunur, onlan gözetir, ıslah eder ve onlara şişli satilik daire hidayet eder; buna karşılık sapıkların iddia ettikleri gibi, Allah kâfirlere hidayet etmemiş ve onlara iman lutfet-memiştir. Eğer O, onlara lütfetse ve onlan ıslah etseydi onlar salih olurlardı ve eğer onlara hidayet etseydi doğru yolu bulurlardı. Fakat Allah, önceden bildiği üzere kâfir olmalarını irade etti ve onları bıraktı (hızlan) ve kalplerini mühürledi.” Bu metinden anlaşıldığı kadanyla Eş’arî, Allah’ın kâfirlere imana güç yetirme nimetini esirgediği için iman etmediklerini; mü’minlere ise, lütflıyla muamele ettiği için
bir görüş ortaya koymuştur. “Allah’ın iyilikleri emretmesi, onlan çağırtjjjj sı ve yapılmalarını desteklemesi fiiline muhatap olmakta mü’min eşit konumdadır. Fakat Allah’a şükür ve hamdetme dummu değişir, Allah’ın minnet borcu hissettiren nimetlerinden biridir. Mü’min Allah’ı^ lütuf ve ihsanda bulunduğu kişidir. Eğer Allah’ın lütfü olmasaydı mü’ınirj hiçbir şekilde anndınimaz, ayrıca kendisine büyük bir azap isabet ederdi Her iki kelamcı da ilahi zorunluluk fikrinden değil, ilahi bilgi açısından meseleye yaklaşarak Mu’tezile’nin aslah konusundan uzaklaşmışlardır.
Kelam tarihinde Eş’arî ve Mâtürîdîlerin Mu’tezile’yi eleştirmek için baş. vurdukları meşhur deliller arasında "üç kardeş” meselesi gelir. Bu olaym meşhur Mu’tezile âlimi Cübbâî ile Eş’arî arasında geçtiği zikredilir. Bu tartışma, Cübbâî’nin acı ve elem çekmenin akli anlammı ve karşılığmın gerekli olduğunu, Allah’ın insanları hayırda tutmasının icap ettiğini ve onlann iyiliği için her şeyi yapmasının O’na zorunlu olduğunu anlatuken meydana gelmiştir. Eş’arî, hocası Cübbâîye, Allah’ın üç kardeşin durumu hakkında aslahı yapıp yapmadığını sordu. Üç kardeş düşünelim. Birisi olgunluk çağında Allah’a itaat halinde iken; İkincisi, olgun devrede masiyet halinde iken; üçüncüsü de çocuk iken ölmüş olsun. Cübbâî’ye göre, birincisi Cennete, İkincisi Cehenneme gitmiş, üçüncüsü de ne mükâfat ve ne de cezalandırılmıştır. Eş’arî, “eğer üçüncüsü, Allah’ım, beni niçin çocukken öldürdün, sana itaat edip cennete girmem için beni niçin yaşatmadın” derse. Allah ne cevap verir? diye sorar. Bunun üzerine Cübbâî, “ben biliyordum ki, sen olgunluk çağma gelmiş olsaydın günah işleyip Cehenneme girecektin. Senin için en yararlı olan çocuk yaşta ölmendir.’’ cevabınm geleceğim söyler. Eş’arî, bu cevabın arkasmdan, eğer İkincisi, Allah’ım, niçin beni çocuk yaşta öldürmedin, öldürmüş olsaydın. Cehenneme girmezdim, derse Allah ona ne cevap verecektir? diye sorunca, bu soru karşısında Cübbâî’nin sustuğu, sonra da Eş’arî’nin Mu’tezile’den ayrıldığı rivayet edilir.
şişli satilik daire yazdı..