istanbul şişli satilik daire ile allah bize yeter90


istanbul şişli satilik daire ile allah bize yeter90 en güzel bilgilerimizi sizlee yazan istanbul şişli satilik daire çok çalıstı ve bu yazıları hazırladı istanbul şişli satilik daire dediki “Biz her yerde olduğu gibi burada da eğitim ağırlıklı malar yapıyoruz. Bir öğrenci yurdumuz, bir özel okulun^^j^ üniversiteye hazırlık dershanemiz, kitap-kırtasiye mağazatrvj.^ pek çok da ‘ışık evi’ tabir ettiğimiz dairemiz var.”
“Küçük bir şehirde büyük hizmet!”
“Aslında şehir çok daha büyük çalışmalara müsait amabğ bu kadarını yapabiUyomz.”
“Bu müesseseler arasında bir irtibat var mı?’
“Zahiren olmasa da fiilen var.”

“Diğer cemaatlerle?”
“Biz cemaat değil eğitim ve kültür kuruluşuyuz. Çeşitli isimlerle anılan İslâmî camialardan ziyade halkla ve sosyal kuruluşlarla ilgilenmeyi tercih ediyoruz.”
‘‘Sözünü ettiğiniz sosyal kuruluşlarla irtibat vesileniz nedir?”
İnsanî vasıflar, millî meziyetler ve dinî değerler.”
“Onların tercihini kim yapar?”
“Merkez, şehir imamlarına bildirir, onlar da bize söyle
“Bir sosyal kuruluş sizinle irtibat kurmak isterse?”
“Şehir imamı vasıtasıyla merkeze sorarız, oradan gele limata göre hareket ederiz.”
“Bu gün bizi misafir ederken de sordunuz mu?”
“Zamri hallerde o kadar yetkimiz var.”
Allah Bize Yeter \ 99
arasında söylediğim “bizi” tabirine açıklık getirmek ■çja kısaca Nur hareketinin geçmişinden bahsettim, geldiği ^l^tayı anlattım. İslâm’ın şahs-ı manevîsinin teşekkül şartla-finı tespit etmek için ferdî bir kararla müşahede gezisine çık-ıığınıızı, burada da onun için geldiğimizi söyledim.
/anlattıklarımı sükûnetle dinledi. Hâl ve hareketlerinden camia ile ilgili olarak pek çok şey bildiği belli idi. Belki de o ^•üzden, bu hususta hiçbir şey söylememeyi tercih etti. Sebebini sorduğum zaman da malum cevabı verdi.
“Biz insanların ve hareketlerin bazı sıfatlarla tavsif edilmesine karşıyız.”
“Kendinizi ne diye adlandırıyorsunuz?”
“Altın nesil, nesl-i ati veya eğitim gönüllüleri.”
“Rehber ittihaz ettiğiniz şahıs?”
“Hoca Efendi.”
"Bu, kütüphanedeki eserlerden ve raflardaki bantlardan da belli zaten.”
“Elbette.”
“Kütüphanede Risale-i Nurların yokluğu dikkatimi çekti.”
“Risalelerin okunması için umumî bir telkinde bulunmuyoruz. Arkadaşlarımızın çoğu ferdî olarak okuyor.”
“BirRisaleyi ilmihâl kitabının kabı ile kaplamışsınız.”
“Arkadaşlardan biri tedbir mülâhazasıyla yapmıştır.”
“Neyin tedbiri?”
“Bir hadise vuku bulduğunda cemaatî kimlik ??.????insat ^^ilmemesi için alınan bir tedbir.”
Her insanda var olan korku hissinin mübalağalı bir hürü olarak gördüğümüz bu uygulama üzerinde fazla madik. Karan o vermediğinden, dursak da zaten tarminı^^ bir cevap almamız mümkün değildi.
Zira kendilerini eğitim gönüllüleri diye adlandıran grubun müntesipleri arasında askerî bir disiplin havası hissediliyor du. Gençlerin hareketlerinden, kaldıkları yerler ve içinde bu-lundukları şartlar hakkında ailelerine bile yeterli bilgi vermedikleri anlaşılıyordu.
Hayatı yeni tanımaya başladıkları yıllarda içerde takva hâli yaşamaları teşvik edilen, dışarıda fetva ile amel etmek zorunda kalan gençlerin içine düştüğü tenakuz ve şüphe çekmeye, suizan etmeye müsait olan aşırı gizlilik içindeki mübalağalı tedbirler, ileride gençlerin şahsiyetinin şekillenmesine de hareketin istikrarlı işlemesine de engel olacak gibi görünüyordu.
Bunlar, o sırada zihnimde şekillenen şahsî mülâhazalardı. Arkadaşımla bu hususu konuşsak, onun da benzer şeyler söylemesi muhtemeldi. Gelmişken şehirde başka müşahedeler de yapabilmek için mülahazalara ara verdim.
Ona şehirde tanıdığı Nurcu olup olmadığını sondum. Risale-! Nur okuyan birkaç kişiyi tanıdığını söyledi. Onlardan birine telefon açıp bizden söz etti. O da bizimle tanışıp görüşmek isteyince onun yazıhanesine gitmeye karar verdik.
Ayrılmadan önce teşekkür ettik ve konaklama ücreti olarak biraz para bırakmak istedik. İmam, bizi misafiri olarak kabul ettiğini, konaklama ücreti alamayacağını, istersek gazeteye veya dergiye abone olabileceğimizi söyledi. Böyle bir talep gelince arkadaşı dergiye abone ederek bir yıllık ücretini ödedim. Sonra da\aynldik.
Arabayı çalıştırırken arkadaşım gizli bir şey söyleyecekmiş gibi bana doğru eğildi. Ben onu dergiye abone ettiğim için bana teşekkür edeceğini zannederek meseleyi geçiştirmeye çalışti'iısa da o, bana bakmadığından bu tavrımı fark etmedi. Hareketlerinden zihninin o anda başka bir mesele ile meşgul olduğu belli idi. Çok geçmeden de bunu sözleri ile izhar etti.
“Grubunuzun, şehrin en güçlü hareketi olduğu anlaşılıyor.”
“Evet.”
“Hatta memleketin de en kalabalık cemaati sayılabilir.”
“Sayılabilir.”
“Dünyada da hızla gelişiyor.”
“Doğru.”
“Mazileri malum, hâlleri güçlü görünse de istikballeri meç-
“Neden.’”
“Birbirinden çok farklı sahalarda faaliyet gösteren müesseseler arasında resmî ve fiilî bir irtibat yok.^”
“0 irtibatı fiilen Hoca Efendi sağlıyor.”
“Allah geçinden versin, emr-i Hak vaki olunca.?”
“Bir mesele çıktığı vakit müesseselerin mesul şahısları görüşerek meseleyi hallederler herhalde.”
“Şu anda öyle bir istişare heyeti var mı.?”
“Bildiğim kadarıyla yok.”
“Şimdi olmayan o zaman nasıl olacak.?”
“Orasını bilemem.”
102/Allah Bize Yeter
“Ya olmazsa?”
“Her müessese müstakil hareket eder.”
“O zaman onlar içinde de ‘fetret devri’ başlar.”
“Sen bırak onların geleceğini düşünmeyi de, şahs-ı manevî mevzuundaki müşahedelerini söyle.”
“Bence Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsinin azası olabilecek hususiyetleri yok.”
“Zaten öyle bir iddiaları ve temayülleri de yok.”
Nur hareketine ilgisi ve Nurculuk hakkında bilgisi olmayan insanlar tarafından “Nurcu” olarak kabul edilen o grup mensuplarının, öyle görünmekten kendi içlerinde memnun, dışa karşı müşteki oldukları değerlendirmesini yaptıktan sonra verilen adrese gittik.
Avukatın yazıhanesine vardığımızda birbirine akran dört beş kişi tarafından samimî bir şekilde karşılandık. Tanışırken avukat, doktor, mühendis, öğretmen gibi sıfatların öne çıkmazından mesleklerinin itibar vesilesi yapıldığı anlaşılıyordu.
Biz kendimizi tanıtırken mesleğimiz yerine seyahat maksadımızı söyleyince sohbet konusu kendiliğinden açıhverdi. Avukat arkadaşlarını göstererek Risale-i Nurları birbirlerinden tanıdıklarını, fırsat buldukça bir araya gelip okuyarak meseleler üzerinde çeşitli müzakereler yaptıklarını ve hayata Risale-i Nur nazarı ile bakmaya çalıştıklarını söyledi.
Ben şehirde haftanın muayyen günlerinde dersler yapan Nur Talebelerinin olup olmadığını sorunca gülümsedi. Her grubun dershanesinin olduğunu, hepsinde hemen her gün derslerin yapıldığını söyledi.
Allah Bize Yeter \ 103
adından, kendilerinin bazılarının fikirlerine katılmadıkla-
l^azılannın hareketlerini tavırlarını tasvip etmedikleri için "^' derslere gitmek yerine kendi aralarında Risale okumaya .ılıştıklarını anlattı ve gülümseyerek ekledi:
«gu hâlimizle bir de cemaatten sayılır mıyız?”
“Cemaate mensup olduğunuzu hissediyor musunuz?”
“Elbette.”
“Sorulduğu zaman Nurcu olduğunuzu açıkça söylüyor musunuz?”
“Yerine göre.”
“Memlekette meydana gelen mühim meseleler hakkında cemaat adına fikirler beyan edildiğinde kimin fikrini kendinize yakın buluyorsunuz?”
“Said Nursî ve Risale-i Nur üzerine yazı yazan, yorum yapan bazı yazarları.”
Avukatla bunları konuşurken arada bir diğerlerine baktım, onlar da jestleri, mimikleri, tavırları, hâl ve hareketleri ile aıoıkatm söylediklerine katıldıklarını ihsas ediyorlardı. Ben onlan rencide etmemek için geçiştinne bir cevap arayışı içinde iken arkadaşım atıldı:
“Siz de yeni bir grup olmuşsunuz.”
“Biz gruplaşmalara tepki göstermek maksadıyla böyle hareket ediyomz.”
“Yaptığınızın doğru olduğuna inanıyor musunuz?”
“İnanıyomz.”
“Risaleleri yeni tanıttığınız insanlara kendi kanaatlerinizi empoze ediyor musunuz?”
104/Allah Bize Yeter “Ediyomz.”
“Diğer guruplar da aynı şeyi yapıyorlar mı?”
“Yapıyorlar,”
“Sizin onlardan farkınız ne?”
“Bunu siz söyleyin.”
“Onlar en azından Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsinin bir uzvu.”
“Bizim gibi müstakil hareket edenlerin o şahs-ı manevî içinde yeri var mı?”
Ses tonları yükselip sohbetin mecraı münakaşa zeminine doğm kayınca tedirginlik arttı. Onlar verilecek cevabı merakla beklerken meseleyi karıştırdığının farkına varan arkadaşım çaresizlik içinde bana baktı.
Bakışlarında, birbirine karıştırdığı meseleyi vuzuha kavuşturmamı isteme ifadesi vardı. Onlar da bunu fark edip bana doğru dönünce, ilk defa tanıştığımız insanlarla böyle meseleleri konuşmak istemediğim hâlde söz benim üzerimde kaldı.
“Cemaat içinde kimsenin kimseye yer tayin etme salâhiyeti yok.”
“Biz şahsî kanaatinizi merak ediyomz.”
“Ben müstakil hareketlere şahs-ı manevî bünyesinde yer olmadığı kanaatindeyim.”
“Neden?”
“Bir kişinin, Risale-i Nur’un manevî şahsiyeti içinde yer alabilmesi için fikrî kimliğini Said Nursî ve Risale-i Nur’la ifade etmesi, sorulduğu zaman mensubiyetini yerine ve zamanına göre değil her halükârda söylemesi gerekir. Araya bazı
Allah Bize Yeter \ 105
jiğabeyleri, müdebbirleri, hocaları, yazarları, işadamlarını veya benzeri kişileri koyduğu zaman münhasıran onları nazara verdiğinden. Nurlarla irtibatı kesilir.”
“Sonra ne olur?”
“İlk zamanlar o sıfat elbise kabilinden üzerinde duruyor gibi görünse de zamanla ayrılır.”
“Devamlı istifade etmeye çalışsa da mı?”
“İstifade etmek ayrıdır,istanbul şişli satilik daire mensubiyet hissetmek ayrı. İstifadeyi esas alan, ihtiyaç hissettiğinde okur geçer. Fakat Risa-le-i Nur hizmetini hayatının gayesi addeden insanın, gerek-üğinde o uğurda hayatını feda etmeyi göze alması gerekir.”
“Bu da her babayiğidin harcı değildir sanırım.”
"Herhalde.”
Bu kelime ile söz düğümlenince meclis hareketlendi. Sohbet esnasında birkaç sefer çay içmiştik. Avukat tekrar çay söylemeye hazırlanırken doktor yemek vaktinin geldiğini hatırlatınca sohbetin mevzuu değişti. Mahallî lezzetler üzerinde konuşarak şehrin meşhur lokantalarından birine doğru yürüdük.
Sofrada sohbet tekrar İçtimaî ve cemaatî meselelere kaydı. Başlangıçta küçük gruplara ayrılmayı çoğalma olarak gören arkadaşlar, aralarında uhuvvet irtibatı olmadığı için gruplaşmanın, şahs-ı manevînin teşekkülünün gecikmesine sebep olduğunu idrak edince meseleyi tekrar müzakere etme kara-n aldılar.
Zaman uzayıp sohbet koyulaştıkça muhabbetin de, yemeklerin de lezzeti arttı. Nasibimizi bol köpüklü sade kahve ile noktaladıktan sonra oradan ayrıldık. Yolumuzu biraz uza-
106/Allah Bize Yeter
tarak güzergâhımız üzerindeki serhat şehrine kadar geldik
bir otele yerleşip iyice dinlendik.
“Başka yerlerde biz Nurcuları arayıp bulduk.”
“Öyle olması gerekirdi.”
“Bu gün de Nurcular bizi bulsun bakalım.”
“Nasıl olacak o iş.’”
“Bekleyip görelim.”
Bu konuşma, günün planını yapmayı teklif ettiğim zaman geçmişti arkadaşımla aramızda. Ben onun her gittiğimiz yerde Nurcularla buluşup konuşmaktan sıkıldığını ve şehirde kendince bir gün yaşamak istediğini düşünerek teklifini kabul ettim.
Otelden çıkarken oda anahtarını resepsiyona bırakmayı arkadaşım akıl etti. Memur gece bizi karşılayan orta yaşı geçkin beydi. Anahtarı verince o gece de kalıp kalmayacağımızı sordu. İhtimalli bir cevap verince gülümseyerek anahtan yerine astı. Biz selâm vererek ayrılınca tekrar gülümsedi ve ayniyle mukabele etti.
Şehir oldukça eksi bir yerleşim merkezi idi. Pek düzenli sayılmasa da tarihî yapıların arasında dolaşmak insanın hislerini dinlendiriyordu. Cumbalı evlerle çevrili dar sokaklardan geçtik, türbeleri ziyaret ettik. Tarihî şadırvanların taş oluklarından abdest alıp tüyü dökülmüş, rengi solmuş deseni belirsiz olmuş halılarının üzerinde namaz kıldık.
Yorulduğumuz zaman cami avlularında oturduk, yol kenarlarındaki küçük parklarda dinlendik. Simitçilerden simit, seyyar meşrubatçılardan meşmbat alarak ayaküstü kamımızı doyurduk. Çınar altlarında çay içtik, çeşme kenarlarında serinledik.
Arkadaşını gün boyu hâlinden memnundu. Bense karşılattığımız her simada Nurcu izleri aradım; göz göze geldiği-niiz, selâmlaştığımız, hâl hatır ettiğimiz, tarihî eserler hakkında bilgi sorduğumuz her insanın bizi tanımasını bekledim.
Sırf bu maksatla hâline, tavrına bakarak Nurcu olabileceğini düşündüğüm veya Nurcuları tanıdığını tahmin ettiğim kişilere söz arasında şehirdeki İslâmî cemaatler hakkında bilgi sordum, camilerde ecirna duasını okuyarak elini ters çeviren, tesbihattan sonra kalkmayıp ‘Lâ ilâhe İllallah’ çeken örme takkeli, akik yüzüklü insanlar aradım.
Fakat nafile. Gün boyu o cami, şu türbe, bu müze derken dizlerimizin dermanı kesilip tabanlarımız şişinceye kadar yürüdük. Şehrin değişik yerlerinde yüzlerce insanla karşılaştık, onlarcası ile ayaküstü sohbet ettikse de hiç Nurculardan söz eden olmadı.
Bu yüzden ben otele dönerken suskundum.istanbul şişli satilik daire Arkadaşımın hareketlerinde de belirgin bir durgunluk vardı. Onun durgunluğunun yorgunluğundan ileri geldiğini düşünerek üzerinde durmadım. Şehirde Nurcuları aramamayı teklif ederek bu neticeyi hatırlamasına içerlediğimi ihsas etmek için de si-temkâr bir sesle sordum.
istediğin oldu mu bari.^”
“Olmadı.”
“Neden.’”
“Ben ‘Bu gün de Nurcular bizi bulsun.’ derken onların hiz-'net şevklerini ve dikkatlerini ölçmek istemiştim. Hâlbuki boyu bir tek Nurcu ile bile karşılaşmadık. ”
Bense şehirde bol bol gezmek için öyle söylediğini san-
108/A/lah Bize Yeter
“Ben de senin suskunluğıınLi kızgınlığına yormuştunı»
“Demek birbirimizi yanlış anlamışız.”
Otele yaklaşınca konuşmaya başlamıştık bunları. Kanaaı leri açık açık söylemek yerine zanlarla hareket edip tav,f koymanın yanlışlığını bir kere daha gördük ve birbirimize bakıp hâlimize gülerek otele girdik.
Niyetimiz, lobiye geçerek biraz dinlenmekti. Duvardaki saate bakıp namaz vaktinin yaklaştığını anlayınca, daha rahat abdest almak için odamıza çıkmaya karar verdik. Resepsiyon memum yine aynı kişiydi. Anahtarı isteyince gülümsedi.
“Kalmaya karar verdiniz galiba.”
“Mecburen.”
“İşlerinizi bitiremediniz mi?”
“Öyle sayılır.”
“Günün bu vakti, odaya çıkmak için çok erken değil mi?” “Erken ama ne yapalım.”
“İsterseniz akşam derse gidebiliriz.”
Teklife ikimiz de şaşırdık. O ise gayet sakindi. Üstelik teklifinin kabul edileceğinden de emin görünüyordu. Biz gün boyu böyle bir teklif beklediğimizden hemen kabul ettik. O yerini bir başkasına bıraktı ve birlikte lobiye geçtik.
Rahat hareketlerinden otelin sahibi veya müdürti olduğu anlaşılıyordu. Sohbete başlamadan aşçıyı çağırtarak yemek hazırlatmak istedi. Biz yemek yediğimizi söyleyince ne içeceğimizi sordu. Tercihimizi çaydan yana kullanınca gidip gerekli talimatları verdi ve gelip yanımıza oturdu. Belki o da aynı şeyleri anlatacaktı ama arkadaşım bekleyemedi.
Allah Bize Yeter \ 109
«Bizi nasıl tanıdınız?”
“Buna, ‘Hiss-i kablelvuku’ sayesinde diyelim.”
“Derse gidebileceğimiz kanaatine nasıl vardınız?”
“Otel kurallarına yabancı olmanız o teklifi yapmama yetti.” “Neden?”
“Hizmet için gezen Nurcular bir yere gittiklerinde ekseriyetle dershanelerde kaldıklarından otel kurallarına yabancıdırlar. İş için seyahate çıksalar da fırsat buldukça derse giderler, Şayet bu şehre daha önce gelmiş olsaydınız, dershaneye giderdiniz. Otele geldiğiniz, işten güçten de pek söz etmediğiniz için şehre ilk defa geldiğinizi, maksadınızın da hizmet olduğunu anladım.”
"Demek ki siz de bir Nur Talebesisiniz.”
“Olmaya çalışıyoruz.”
Otel görevlisinin hâli, hareketleri, tavrı kadar konuşmaları ve izahları da tatminkârdı. Son cevabı ise onu daha iyi anlamamıza yetti. Zira öyle bir ifadeyi ancak Nur Talebeliği vasfını iyi bilen insanlar kullanabilirdi.
Birbirimize hitaben kullandığımız Nur Talebesi tabiri, ilk defa karşılaşmaktan gelen yabancılığı çabucak izale etmeye jetti. Bu arada çaylarımızı içtiğimiz, dersin başlama vakti de geldiği için kalkıp dershaneye gittik.
Birkaç katlı müstakil binanın, tamamı ders salonu olarak tanzim edilen birinci katına girdiğimizde, salonun kenarlarına boydan boya dizilen kanepeler dolmuş, yerde de pek az oturacak yer kalmıştı. Biz de boş bulduğumuz bir yere otur-
110/Allah Bize Yeter
Salondaki bazı kişileri gündüz şehirde dolaşırken de düğümüzü, hatta birkaçı ile camide selâmlaştığımız,^^'' edince, o zaman Nurcu olduklarını tahmin edemediğ,,^-^'' hayıflandık. Yanımızda oturan birkaç kişi ile konuşmaya'^,-yetlendiğimiz esnada ders başladığı için tanışıp konuşma f„, satı bulamadık.
Burada da dershanenin tanzim ediliş şekli diğer yerlerden pek farklı değildi. Salonun dip tarafına, cemaatin bütününü görebilecek şekilde yerleştirilen üçlü koltukta iki kişi oturuyordu. O koltuğun arka tarafına konan kütüphanede Kur’ân-ı Kerim, Risale-i Nur ve çeşitli dinî kitaplar da vardı. Önündeld seyyar sehpanın üzerinde ise birkaç Risaleden başka bir şey yoktu.
Bunların ders yapma tarzlan biraz farklı idi. Başka yerlerde Risaleyi okuyan kişi gerektiğinde kısa izahlar yaparken burada biri okuyor, diğeri cümle veya paragraf sonlarında onu durdurup uzun izahlarda bulunuyordu.
Çok sık olmamakla birlikte, ders yapan zat gerekli gördüğü hâllerde kıssalar, menkıbeler anlatıp sözlü nükteler yapı yor ve sükûnet içinde dinleyen cemaatin dikkatini canlı tul maya çalışıyordu.
İmanı bir bahis okunarak yapılan ders bu şekilde bir sü devam etti. Derse ayrılan zamanın üçte biri okuma, üçte il izah ve açıklama şeklinde geçti. Ara verilince çaylar dağıu Büyüklü küçük kümeler halinde toplanan cemaat araştı kontrollü bir kaynaşma başladı.
istanbul şişli satilik daire sundu..