istanbul şişli satilik daire ve osmanlı harbleri
tışiTia için sahneyi hazırlayacak Kürt süvarilerinden oluşan Hami-g alaylarını kuran II. Abdülhamid’in saltanatında (1876-1909) jlkanlar ve Anadolu’da önemli bir handikap haline geldi. jg69’da Osmanlılar Hüseyin Avni Paşa kumandasında, açıkça p^asya’nınkini model alan yeni bir dizi askeri reforma giriştiler, patlangıçta, bu yeniden örgütlenme Osmanh ordusunun dışa kar-savunma kapasitesini artırmayı amaçlıyordu. Düzenli orduda jjjft yıl çeşitli ihtiyat düzeylerinde on altı yıllık bir oranla, yu-Itarıda betimlenen kısa/uzun ilkesine dayanıyordu. Nizamiye hiz-ı^etindeki dört yıla ek olarak faal ihtiyatta iki yıl; ilk redifte üç yıl, jljinci redifte üç yıl; genel ihtiyat veya miliste (müstahfız) sekiz yıl olarak belirlenmişti. Böyle bir sistemde ordunun 702.000 askerden oluşabileceği öngörülüyordu; Bu toplam 150.000 nizami,60.000 ihtiyat; birinci ve ikinci redifin her birinde 96.000 ve müs-tahfızda 300.000 olarak dağılıyordu. Her yıl 21-24 yaş grubundan kur’ayla 37.500 yeni asker alınacağı hesaplanıyordu. Bazıları OsmanlIların Rusya’ya karşı 1877-78 harbinde 750.000 kişilik ordu topladığını söyleseler de, yarım milyon ölü ve yaralı olduğu kabul edilmediği takdirde, bu rakamı savaşın sonunda kalan 250.000 askerle bağdaştırmak olanaksızdır.^^
Osmanlılann, sürekli mali yokluklarla engellenmeleri ve gittikçe küçülen bir vergi tabanının onları reforme edilen sisteme doğru dürüst yatırım yapmaktan alıkoyması dışında, Prusya’yı model almak konusunda diğer Avrupa devletlerinden farkları yoktu. 1869’da Osmanh ordusunun bütçesi, 3.600.000’i nizamiyeye ve onun genel giderlerine ayrılmak şartıyla, 4.700.000 sterlin idi. İkinci redif ve müstahfız kâğıt üzerinde kuvvetler olarak kaldı."*” Başlangıçta saray harcamalarını kısma sözü veren yeni padişah Abdülaziz döneminde, padişah selefiyle hemen aynı tarzda, devlet hâzinesini kişisel bir baba mirası olarak görmeye devam etti ve hanedanda olduğu gibi bürokraside de yolsuzluk ve kayırmacılık olduğu gibi sürdü. OsmanlIların Kırım Harbi sırasında ve ertesinde Avrupa’dan aldıkları borçların faiz ödemelerini güç bela karşılayabildiği ve artık yeni borçlar alamadığı 1861’de, mali kriz had safhaya vardı. 1863-64’e gelindiğinde Osmanlılar, Fransa ve İngiltere’den alınan yeni yar-
dımJarla, Avrupalı finansörlerin desteklediği Osmanlı ^ kurdular, ama temeldeki sorun aynen devam etti.^ı \
Kısacası, Kırım Harbi’nden sonra, imparatorluk özL
yüksek hedeflere yönelmişse de, gerçek, Osmanlılarm öf, ' -kiplerinin ardında kalmasıydı. Aşikâr bütçe sorunlarım^ önemli, büyük farklar ordunun işlevselliğinde ve askere tar. Her ne kadar zaptiye, yani polis gücü, Kırım sonrası rının bir ürünüyse de, Osmanlılara göre iç ve dış uygula,}, birinden ayırmanın imkânsız olduğu ortaya çıkmıştı. monarşileri, orduyu bu türden iç disiplin faaliyetlerinden 1,;^^ tırmayı değişen derecelerde başarmıştı, ama son dönem Osı„j^^ 1ar asayiş amaçlarıyla düzenli ve düzensiz kuvvetlere duyu|a„j|!‘ yaçtan bir türlü kurtulmayı başaramadılar. Bu, askeri tariliçijç' genellikle altını çizdiği teknolojik bir uçurum olmaktan çoljj yüzyılın son yirmi otuz yılında Osmanlı ordusunun evrimine tek olan iç güvenlik ve insan gücü boşluğunun sonucuydu.
Askerlik hizmetinin en büyük etkisi, geri kalan Osmanlı toprak, larındaki Müslümanların, hatta 19. yüzyılın ikinci yarısında ^ 2.000.000’u aşkın mülteciyle daha da büyüyen Anadolu Türlderj. nin omuzlarına yüklendi. Hıristiyan nüfusun ve en azından Miislt man nüfusun dörtte birinin bu yükümlülükten bağışık olması,askerlik hizmeti için tahminen 12.000.0000 Müslüman bulunduğu anlamına geliyordu. Bosna’da olduğu gibi, etnik gruplardan özel kuvvetler kurma girişimleri, Arnavutluk ile Suriye ve Irak’ın aşiret bölgelerinde tekrar tekrar denendi, ama pek az başarı elde edili, Bunları kaçınılmaz olarak isyanlar izledi. Muafiyet vergisi {bedeli Hıristiyanların askere alınmamasında büyük bir teşvik unsuru olarak, 1846’da kaldırılmış eski cizye vergisinden daha çok gelir getir miş olabilir.Aralarında Ömer Paşa’nın da bulunduğu reformcular, Rumları veya Hıristiyan Boşnakları değil de, Ermenileri ve Bulgarları askere alma önerisinde bulundular, ama bu öneri hiçbir sonuca varmadı. 1909’a, Jön Türkler dönemine kadar, genel biras-kere alma yasasından bahsetmek olanaksızdır ve bu birçoklarının gözünden kaçmıştır. Fazladan bir engel de, Müslüman askerlenn Hıristiyan zabitlerin kumandasında hizmet etmeye direnmesijdı ki, bu sorun Cihan Harbi’ne dek varlığını korudu.'^^Komplocular arasında Kars kuşatmasında savaşan gaziler^ şeyin Daim de vardı.2 Buna benzer başka komplolar, izleyg^^'^^'i' da da baş gösterdi.
Kırım Harbi’nin hemen sonrasındaki dönemde Harbiye reti ve Erkân-ı Harbiye pek az değişmekle birlikte, askerili/?’ açısından, askeri mekteplerin etkisi hissedilmeye başladı. Örne/ dört ayrı kez harbiye nazırlığı yapan ve 1869 reformlarının ’ rı olan Hüseyin Avni Paşa, kendisinden sonraki birçok harbiye ı,j zırı gibi, askeri akademilerin bir ürünüydü, Gelgelelim, 1877 geç bir dönemde bile, Osmanlı zabitlerinin ancak yüzde 15-20|(a. darı devlet askeri mekteplerinde eğitim görmüş olanlardı. Bunjjj mektepli olarak tanınırken, çoğu zaman düpedüz okuma yazmj bilmeyen çoğunluk alaylı’hrdân, yani ordu saflarından yükselen zabitlerden oluşuyordu. İstanbul’da eğitimli siyasetçiler ve reformculara duyulan ihtiyaç, askeri mektep mezunlarının çoğunun öğretmen olarak kalması veya kumanda saflarından çok sivil makamlara atanması anlamına geliyordu. Sonuçta, bir bölümü şu anda İstanbul’daki Askeri Müze’yi oluşturan Mekteb-i Harbiye, imparatorluğun dört bir köşesindeki ihtiraslı Müslüman delikanlıların hedefi olan Osmanlı seçkinlerine yönelik bir okula dönüştü. Kuruluşunda 1840’ların Fransız sistemini örnek alan okulun müfredatı teknoloji ve teoriye odaklanmaktaysa da, pek az pratik uygulama
1880’lerde, İngilizlerin Mısır’ı işgal etmelerinin ardından, 11. Abdülhamid Almanları, Osmanlı ordusunu yeniden örgütlemekve donatmak üzere bir Askeri Danışma Misyonu göndermeye davet etti. Misyonun başı General Kaehler, Binbaşı Colmar von der Goltz’u Mekteb-i Harbiye’nin müfredatını incelemekle görevlendirdi. Goltz, yarı mühendislik ağırlıklı müfredatın, Alman subay eğitim sistemiyle değiştirilmesini
•fierisine yapıldığı gibi, buna da kulak asılmadı. Akademi “^'^^lileri, gereli sivil gerek askeri görevlerle uğraşacak profesyo-Jeri eğitmek için yüksek matematik ve fizik derslerinin sürmesi "^ktiğmi söyleyerek, değişikliklere direndiler. Aslına bakılırsa, zihniyetli bir erkân-ı harbiye bizzat padişaha ciddi hir teh-jjit oluşturuyordu, bu yüzden Abdülhamid Misyon’un müfredat jjjvsiyelerine kulak asılmamasının suç ortağıydı.
I885’ten sonra, Goltz Askeri Misyon’un başına getirildiğinde, Ipgiliz ve Fransız müteahhitlerini Alman askeri silah ve donanım jedarikçileriyle ikame etmek de dahil, Osmanlı askeri sistemine tepeden tırnağa önemli değişiklikler getirdi. Ayrıca Osmanlıları Bi-finci Dünya Savaşı’na sokacak Enver Paşa ve ayrıca Mustafa Kemal Atatürk gibi genç zabitler kuşağını eğitti.t
İmparatorluğun son günlerinin öyküsü bizim konumuz dışında, ama yönetici sınıfın hâkim ideolojisi olan, 1856’dan sonraki karmakarışık yıllarda çekişen birçok “kimlikten” biri olarak Osmanlıcılığın evrimi hakkında bir şeyler söylemek yerinde olur. İmparatorluğa ait ve monarşik geleneklerin sönmekte olduğu bir çağda, Osnıanlılar kendilerini komşularıyla özdeşleştirdiler, yönetim ve karşılıklı diplomasi simgelerinin manipülasyonuna dayalı bir tanınmanın peşine düştüler. “Osmanlı padişahı, Meici imparatoru, Rusçarı,Habsburg imparatoru... [hepsi] kitlesel eğitimle aşılamaya çalıştıkları, yeniden değer yüklenmiş bir devlet mitolojisi için uğraşıyordu. Hepsi değişen derecelerde modernliğin o kaçınılmaz teknik süslerine yatırım yapıyordu: Demiryolları, telgraf, fabrikalar, nüfus sayımları, pasaportlar, buharlı gemiler, dünya fuarları, saat kuleleri ve art-deko saraylar. Emsalin “uygar monarşi” rolünü nasıl oynadığını görmek için, hepsi birbirine bakıyordu."* Fakat padişahın ve hanedanın bu pozunun altında, Osmanlı reformcuları imparatorlukta “hukukun hâkimiyeti”nin başlaması ihtiyacını farklı biçimlerde anlamışlardı; bu, 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile değil, daha çok 1768-74 muharebe meydanlarında, yenilgi veacz bir açıklama gerektirdiği zaman başlayan bir süreçti. Reformu “laik” metinlere yerleştirmek, bürokratlar arasındaki siyasal tartışmaların peşine düşmek, Müslüman metinlerinin hiçbir otori-
te değişimini savunmadığını ileri sürmek tarihçilerin alışk muştur; ancak, bu metinlerin gittikçe daha fazlası
Bu kitap 1699 tarihiyle ve Karlofça Antlaşmasıyla başlamji^ı birlikte, Belgrad’m geri alınmasını sağlayan zafer işlerin gerçek * dişini sakladığından ve gerek askeri gerek mali sistemlerin gerçç|^ bir değerlendirilmesinin yapılmasını geciktirdiğinden, askeri bak açısından 1739 Antlaşması daha da büyük önem taşır. Bu değe^, lendirme ancak 1774’te başladı ve 1783’te Kırım’ın kaybı karşısıj. daki kamusal öfkeyle hızlanıp, nihayet 1826’da yeniçerilerin açık, ça yok edilmesiyle sonuçlandı. Toplumun köklü bir biçimde yeni, den düzenlenmesini haklı göstermek için, Osmanh hâkimiyetinin otorite ve meşruiyetinde yaşanan evrimin (“Osmanlıcılık”) izlen uluslararası ilişkilerde karşılıklılık ve uyrukları arasındaki eşitlik konusunda ısrar eden modern Osmanh hükümdarını ete kemiğe büründüren ve yeni Müslüman otokrat örneğini oluşturan I Mahmud’un saltanatına kadar uzanır. Pek çok şeyi, hem de büyük bir şiddetle başarmış olduğu yadsınamaz. Mahmud döneminde, kuzey yayı yeniden güçlendirildi; yurttaşlık ve yükümlülükler bak-kındaki tartışmalar, özellikle yoğun sansüre rağmen, modern blı basının ilk kez ortaya çıkmasıyla, kamusal söylemin bir parçası haline geldi. Her ne kadar “gâvur padişah” olarak anılsa da,ll.Mab-mud, geriye kalan Osmanh topraklarının mutasavver uzamım yeniden biçimlendirmekte ve küçülen sınırları içindeki insanları sadık ve gayri sadık olarak sınıflandırmakta, camiden ve onun retoriğinden yararlandı. Osmanh entelektüellerinin, birleşmeye başlayan Osmanh-İslami siyasal gelenekler ile Avrupa düşüncesinden bir anlam çıkarması, 19. yüzyılın geri kalanının hemen tümünü aldı,Os-manii Tanzimat devlet adamlarının, alternatif hukuk sistemleri üzerine benzer ve canlı bir tartışmanın sürmekte olduğu Viyana, Londra, Paris ve Berlin’le ilişkileri vardı. Bu durum, Osmanlı’nffl
lıklar panteonundaki yeri ve yüzyılın son yıllarında kendi is-
göçebe ve aşiretlerine, Dürzilere, Bedevilere, Kürtlere, dağ-r^ı^jvutlara ve son olarak da Yemenlilere yönelik uygarlaştırma ,(,nu iddiası üzerinde 1840’ların Osmanlı entelektüelleri ara-başlayan tartışmalara da yansıyordu. Özellikle, Yemen’in fet-Britanya Hindistanı modeline göre yapılmıştı.
Yakın geçmişte yapılan bir çözümlemeye göre, Tanzimat ide-jojisi “devletin hukuku ve zorunluluklarının -dinsel açıdan meş-olsun, olmasın- dengeli, ama gene de eksiksiz bir şekilde daya-plniasım” amaçlıyordu. Kamu düzeni ve adil yönetim, varoluşumun başından sonuna değin Osmanlı İslamcılığının temeli olarak lijldı.Sık sık sözünü ettiğimiz ayaklanmaya (fitne) yönelik saplantı ve adaletin vurgulanması, daha çok düzen ve istikrarın refahla denk olduğu denge durumunun onarımı anlamına gelir. Bu durumda, devletin işlevi bu onarımı sağlamak ve sürünün (reaya) güvenlik ve huzuruna dönüş olacaktır. 19. yüzyılın bürokratik dilini inceleyen Reinkovvski, devletin düzeni yeniden sağlamaktaki rolünün bir kısmının, disiplin ve uygarlık (inzibat ve medeniyet) aracılığıyla yeni bir düzen yaratarak, kargaşa yaratan Osmanlı uyruklarını (tarafsız bir terim olan tebaa) eğitmek ve cezalandırmak [te’dib ve terbiye) olduğunu varsayan yeni bir “adalet çemberi” yaratıldığını ortaya koymuştur.-'’ Bu, Hüsrev Paşa’nın 1827 askeri reformlarına eşlik eden yeni disiplin talimatnamesini hatırlatıyor.
