şişli satilik daire ve islam bilgileri34

şişli satilik daire ve islam bilgileri34

 evet sizlere yine bugün aksam oldu ve ben halen yazıyorum şişli satilik daire diyorki Hızlân, insanın, Allah’ın razı olmadığı fiilleri yerine getirme esnasmda desteksiz bırakılmasıdır. Her ne kadar Allah, özgür iradesiyle günahı seçen kullarına bu eylemi yerine getirmede güç verirse de, günah yolunda onu yardımsız bırakır. Çünkü Allah’ın, kulun günahı seçmesine nzası yoktur. Şu ayetlerde buna temas edilir:
"Eğer inkar ederseniz bilin ki, Allah sizden müstağnidir. Kullarının inkârından hoşnut olmaz” (Zümer 39/7).

Şu ayette de hem tevfîk ve hem de hızlândan söz edilmektedir: "Allah yardım ederse (tevjîk), artık sizi yenilgiye uğratacak hiçbir kimse yoktur. Kendi halinize terk edecek olursa (hızlân); O’ndan başka size kim yardım edebilir? ” (Âl-i İmrân 3/160).
Uuiezile tevfiki, Allah’m iman edeceklerini bildiği kullan için lütfü yaratması anlamına yorumlamıştır. Mu’tezile’ye göre htzlân ise, Allah’ın ilahi lütufta bulunmaması anlamına gelir. Allah’m ilminde lütuf, her bir fert için meydana gelmez. Allah, ancak kendisine lütfedildiği zaman iman edeceğini bildiği kimselere lütufta bulunur. İnsanlar arasmda öyle kimseler vardır ki, Allah onlann iç halini bilir ve onlarm hızlanı, ancak sapıklıkta sürekti kalraalanm, azgınlıkta ısrar etmelerini sağlar (Cüveynî 1950: 254-55).
İsmetle tevfîk arasmda anlam bakımmdan bir yakınlıktan söz edilebilir. İsmet, ihtiyarî olarak günah işlemeyi engelleyen bir latifedir. Günah işlemeye gücü yetmekle beraber onlardan kaçınma melekesi anlamma gelen ismet, terim olarak, Allah’m peygamberlerine bir lütfü olup, onlan, ilahi murakabe altmda tutmasıdır. Bu bağlamda tevfîk ile aynı anlama gelir. İsmet peygamberlerin sıfatıdır. İsmet sıfatınm bir gereği olarak peygamberler, günahlardan ve bazı tuzaklardan korunmuşlardır. Ancak ismet genelleştirilirse, tevfîk de genelleştirilmiş, ismet özelleştirilirse, tevfîk de özelleştirilmiş olur.
Kısaca, Mâtürîdî ve Eş’arîlere göre tevfîk, kulun, hayırlı amellerde ilahi destek görmesi; hızlan ise, kötü amellerde yardımsız bırakılmasıdır. Mu’tezili anlayışta ise tevfîk, imana güç yetirme, hızlan da Allah’ın
Sözlükte, “nazik olmak, yumuşak ve merhametli davranmak” anlamma gelen lütuf, “iyilik etme ve yardımda bulunma” anlamında isim olarak kullanılır. İnsanın kendi iradesiyle iman edip günahlardan kaçınmasmı kolaylaştıran ilahi fiil, diye de tammlanır. Bir başka açıdan lütuf, kulun itaatini kolaylaştıran, güzel muamele ve işlere kolaylıkla müdahale eden bir fiildir. Burada kastedilen fiil, doğrudan Allah ’ın fiilleri ile ilgilidir.
fütufmeselesi, Kelami ekoller arasmda, Allah’ın, kullan için bir şey yapıp yapmama hususunda mecbur mudur yoksa değil midir? sorulan çerçeve-
sinde ele alınır. Bu soruna Mu’tezile salah ve aslah ilkesi açısından
Kur’an-ı Kerim’de lütuf, isim ve fiil olarak görülmez, ancak “nazik daj, ranmak” anlamında tefe ‘ul şekli olan telattuf insanlar için kullanılmışta (Kehf 18/19). Kur’an-ı Kerim’de; lütufla aynı anlamlan çağnştıran m’ân, fazi, ihsan ve rahmet gibi kelimeler geçmektedir. İn'âm, bir başkasına iyi, lik yapmak; ihsân, güzel muamele etmek; fazi, zomniu bir sebep olmak-sızın bir başkasına fazlasıyla lütufta bulunmak; rahmet ise, ihtiyacı olana ihsanda bulunmak anlamlanna gelir. Hepsinde ortak mana, bir başkasına yardım etmektir. İlahi inayet anlamına gelen lütufta da bu mana vardır Kullann iyiliklerine yönelik bütün bu ahlaki davranışlar, Allah’ın kullannı sorumlu tuttuğu alanda yalnız bırakmadığını göstermektedir.
Kelami ekoller ilahi bir inayet olan lütuf kavramma farklı açılardan yaklaşmaktadırlar.
Mu’tezilî anlayışta, Allah salahı yapmaya mecburdur ve insanı hayırda tut
-mak zorundadır. İnsanların iyiliğine ve yararına olan bir şeyde engellerİB
435 bulunması doğru değildir. Bu meyanda Mu’tezile’ye göre lütuf, kişinin, va-
 cip olam tercih etmesini ve kötü olandan uzak durmasmı sağlayan şeydir,
Böylece kul, lütuf sayesinde itaate yaklaşır ve masiyetlerden uzaklaşır. İn-sanm, bütün bu çabalan gerçekleştirebilmesi için, Allah’ın önündeki bütiı engelleri kaldırması ve bu konudaki hedefinde çelişkiye düşmemesi açısından lütufta bulunması gerekir, insan hür iradesiyle itaati seçerse, böylece ilahi lütuf, insanda itaat eyleminin meydana gelmesine katkı sağlanuş olur
Kâdî Abdülcabbâr’ın lütufla ilgili bu görüşlerinden, lütfün işlevinin, insanı Allah’a itaata yaklaştırma ve hayır nitelikli fiilleri işlemesine yardımcı olmak manasına geldiğini anlayabiliriz. Böylece insan, ilahi lütuf sayesinde, Allah’a itaate yönelir ve O’na isyandan uzaklaşır. Peygamberlerin gönderilişi buna örnek olarak gösterilebilir.
Mu’tezile’ye göre lütuf, özgür bir iradeye sahip olan mükelleften güzel eylemlerin ortaya çıkmasına vesile olacak ortamı sağlamaktır. Bu bağlamda ilahi lütuf, kişinin vacip olanı tercih etmesi ve kötü olandan uzak durmasıdır. Bir başka ifade ile lütuf, kişiyi vacibi işlemeye ve kötülükten uzak durmaya yaklaştıran şeydir. Allah’ın mükellefin önündeki engelleri kaldırmak suretiyle, bu konudaki hedefine ulaşması için kullarına lütufta bulunması gerekir. Mu’tezile’ye göre insan, hür niteliğiyle anlamlı işler yapar. İnsan tarafından işlenen bütün fiiller, bizzat onun kazancı, meydana getirmesi ve
Sfâtün'dîkrdc, lütuf ve tevfik aynıdır. Tevfık, kolaylaştırma ve yardım etme manasına geliyor. İsmet olarak kabul edilen lütuf ise, itaatta zorunluluk olmadığı gibi, masiyetten de aciz olmak değildir. Lütuf, Allah’ın insanı, haynriı amellere sevk etmesi ve kötülüklerden uzak tutmasıdır. Bununla birlikte insanın seçim hürriyeti vardır. Bu da insanı imtihan etmek içindir (Şeyhzâde 1317: 33).
Mâtürîdîlere göre, istitâat, ihtiyarî fiiller için kullarda mevcuttur. Yapılan işin ahlaki açıdan bir değer kazanması, bu istitâatın, fiille birlikte bulunmasını gerektirir. Allah, kullanmn özgür iradeleri ve gönülden gelen boyun eğişleriyle hepsinin iman etmesi için haklarında daha fazla lütuf göstermeye güç yetirir. Bu Allah’ın, onların iman etmelerini istemesidir. Yani, Allah, lütuf göstererek insanların hepsini imana getirmeye güç sahibidir (Pezdevî 1963:125).
.•Ulah’ın buna gücü yetmediğini söyleyen Mu’tezile, insanlara ihtiyaçları olan kudret ve kudret vasıtalarını Allah’ın verdiğini ileri sürüp, kudretin fiilden önce olduğunu iddia eder.. Onlara göre, fiilden önce bulunan bu kudret, fiille bağlantılı değildir. Ahlaki açıdan, insanın kendi yaptıklanndan sorumlu tutulabilmesi için önceden kuvvet sahibi olması gerekir. Böylece onlar lütuf konusunu insanın gücüne bağlı bir mesele olarak gördüler. Bundan dolayı kâfirin imanı meselesinde Mu’tezile, Allah’ın bunu dilediğini; ehl-i sünnet ve’l-cemaat ise, Allah’ın dilemediğini söylerler.
Bir başka yönden lütuf sorunu, Allah’a lütufta bulunmasının gerekip gerekmeyeceği (vacip olup olmadığı) biçiminde karşımıza çıkıyor. Bu konuda Mâtürîdîler, Allah’a herhangi bir şey vacip değildir, derken Mu’tezile, Kaderiye ve Râfizîler, Allah’a yapması vacip olan işler vardır, derler. Bu da kullar için aslah olandır. Allah’ın, kullar için en yararlı olanı yaratması vaciptir. Bu kelami ekollere göre, insanların iyiliğine ve yararına olan bir şeyde kullara engel olan bir şeyin bulunması kabul edilemez. Mâtürîdîler görüşlerini şu ayetle temellendirirler: “Biz dileseydik, herkese hidayet verirdik” (Secde 32/13) (Pezdevî 1963: 125-126). Mâtürîdîlerde kısaca lütuf, insan için iyi fiile kolaylık ve yardım etmekten ibarettir.
fş'ari anlayışta lütuf, taatta bulunma kudretini yaratmadır. Çünkü kudret bir durum için geçerli olup, karşıtı için geçerli değildir. Lütuf ya da tevfik, İtaat için geçerli olunca bunun karşıt durumu için Allah başka bir şey yara-tır ki, bu hızlândır. Bu da masiyet için yaratılan kudrettir (Şeyhzâde: 33).
şişli satilik daire yazdı ve sundu..