şişli satilik daire ve islam bilgileri90
sizlere bugün yazılarımızı yazan şişli satilik daire diyorki Mu’tezile adâlet esasından hareketle Allah’ın ve kulun fiillerini değerlendirerek “insan kendi fiillerinde özgür değildir” diyen Cebriyye’yi reddetmiştir. Allah’ın fiilleri, bunların hayır ve şer ile ilişkisi, nzık, ecel, teklif, lütuf, hidâyet, ıdlâl, tevfîk, hızlan, aslâh olanı yapmanın gerekli olup olmaması, elem, şefaat ve ivaz gibi konulan ele alarak buralarda Allah’ın ve kulun yetki alanlannı tartışmıştır (Çelebi 2002: 165).Özetle, Mu’tezile Kelamında adâlet ya da hikmet, failine yarar sağlayan şey; cevr veya sefeh ise, bunun zıddıdır. Mu’tezileye göre, insanm fiillerini yerine getirmede tam bir özgürlüğe sahip olması, Allah’ın adaletinin bir yansımasıdır. Bunun tam aksi olarak, insanın ihtiyari fiillerinin oluşmasında Allah’ın irade ve yaratmasının bulunduğunu savunmak ve bunun yanında da insanların kötü fiillerinden dolayı cezalandınlacaklannı söylemek tecvîr kapsamı içerisine girer.Eş’arîlerde ta’dîl ve tecvîr konusuna gelince, bizzat Eş’ari, “hd/anmn zulmünü yaratan Allah değil midir? ” diye sormakta ve “zulmü, adaletsizliği insanlar için yaratan Allah’tır, ama bu zulüm kendisi için değil, insanlar içindir” demektedir. “Allah’ın insanlar için zulmü yaratmasıyla Allah zalim olmuyor mu?” sorusuna da Eş’arî, “zulmü, kendisine değil, başkasına zulüm olarak yarattığı için zulüm sahibi zalim olmaz, cevabını verir. (Eş’arî 1955: 79). Burada Eş’arî’nin yaptığı, yaratmayı Allah’a, kesbi de insana vermek çabasıdır. Nitekim o, Mu’tezilenin dediği gibi olsaydı, kendisine değil, başkası için hareket, şehvet ve irade yaratan birinin kendisi mürid, müştehi ve müteharrik olması gerekirdi. Bu gerekmeyince, onlann (Mu’tezile) dedikleri de gerekemez” demek suretiyle bir kıyasa gitmektedir (Eş’ar 1955: 79). Halbuki Kur’an-ı Kerim’de zulüm konusunun işlendiği bütün ayetlerde zulmün fâili (haşa) Allah değil, insan olarak gösterilir (3/Âl-i İmran 117; 7/A’raf 230; 11/Hud 101; 16/Nahl 33,118; 43/Zuhruf76).
jıvla sınırlıdır (Eş’arî, el-İbâne, s. 153-154). O zaman insanın eylemleri özerinde bir gücü yoksa ona her türlü eylemi yaptıran kimdir? Bu durumda sorun, ahlaki bir yön kazanmaktadır.
Eş'arî, el-Luma adlı eserinde et 'ta ’dîl ve ’t-tecvîr ismini taşıyan müstakil bir başlık altında konuyu tartışır. Sefaheti irade edenin (Allah), sefih olmayacağını dile getirir. Buradan hareketle, kafir olacağını bildiği bir kimsenin yaratıcısı; “ne onu yaratmakla sefih olur, ne de O’nun onu yaratması se-fahet olur” demektedir (Eş’arî 1955: 116). Bütün bu görüşleriyle Eş’arî, ce\Tİ/sefahati de Allah’ın yarattığını ve bunun O’nun hikmetine aykırı düşmediğini ifade etmiş olmaktadır.
Öte yandan Eş’arî, Allah’ın âhiret gününde masum çocuklan cezalandırmasını adaletinin bir gereği olarak görmektedir. Hatta sözlerine devamla, “Allah’ın; suçluyu mütenahi bir suç sebebiyle sonsuz bir azapla cezalandırması; hayvanlarm bir kısmını diğer bir kısmının emrine vermesi; yara-tıklarmdan bir kısmına bol bol nimet verip bir kısmına vermemesi, bir kısım insanların inkârcı olacağını bildiği halde onlan yaratması da adaletinin bir gereğidir” demektedir (Eş’arî 1955: 116—117).
Eş’arîler, Allah’ın fiillerinde bir yarar ve maslahat aramazlar. Hüküm ancak, din ile sabit olur. Dinin üzerinde başka bir hâkim (akıl gibi) güç yoktur. Hiçbir şekilde bir şeyi yaratmak, Allah’a zorunlu değildir. Aynı şekilde, elemlerden dolayı, kullara ve hayvanlara nivaz/bedel ödemek de zorunlu değildir. Masum çocuklara, delilere ve hayvanlara Allah’ın acı çektirmesi bir zulüm değil, yerine göre adaletin tâ kendisidir. (Eş’arî 1955: 71; Gazâlî 1983; 114; Râzî 1984: 295-96).
Ta’dîl ve cevr meselesinde Mâtürîdîler, “Allah zulme gücü yetme sıfatı ile vasıflanamaz. Zira muhal olan işler, Allah’ın kudret mefhumu altına girmezler” (Aliyyü’l-Kârî 1955: 138), demek suretiyle, hem zulmü yaratmayı Allah’a nispet eden Eş’arîlere ve hem de Allah zulrnemıeye gücü yeter, fakat yapmaz” diyen Mu’tezile’ye cevap verirler.
Temel ilke olarak İmâm-ı Mâtürîdî’ye göre, zulüm ve hikmetsizlik çirkin; adi ve hikmet ise güzeldir. Fakat Allah’ın fiillerinde hikmet vardır, diyen Mâtürîdî, Mu’tezile’nin, başkasına fayda sağlamayan her fiil, hikmetten yoksundur görüşünden ayrılır. Bu tezi çürütmek için Mâtürîdî, yarar sağlamak için acı ilaçları içmek ve yaralara neşter vurmak örneğini verir. Ona göre, bir şey bir konumda hikmet, diğer bir konumda sefeh, bir konumda zulüm, diğerinde ise adi olabilir, acı ilaçların içilmesi örneğinde olduğu gibi. Mâtürîdî, konuya açıklık getirme sadedinde şu açıklamalar-tlâ bulunur. “Hikmet ve adaletin
bit olup, Allah’ı, meydana getirdiği her fiilde en azından o fiilin hiu ve adalet ya da lütuf ve ihsan oluşuyla nitelendirilmesi gerekli olu^ bilgisizlik ve ihtiyaçtan kaynaklanan zulüm ve sefeh vasıflarının arız olması da söz konusu değildir. Bütün bunlardan dolayı, bir şeyin zulüm, hem hikmet ve hem de sefeh tabirleriyle nitelendirilmesi im)jj dâhiline girmiş olur. Bu birbirine aykırı iki kavramın ayırt edilmesinjç karşılaşılan problem, beşerî bilgisizliğe dayanmaktadır, der (Mâtürid* 1971:217-218). '
Mâtürîdî, adalet ve zulüm eylemlerini belirlemede akıl kadar, nassın 4 dikkate alınması gerektiğini vurgular. Buna kurbanlık hayvanlann kesimi örneğini verir. Metafizik ve ahlaki değerler alanındaki bütün konulardan), masa bile, bazı konularda aklın yanılabileceğini, dolayısıyla, nassa teslim olmak gerektiğini söyler. Nitekim İbnü’l-Hümâm (ö. 861/1456), “Allaiı elemi ibret olsun diye yaratır, buna karşı da O’nun ahirette ivaz ile ödemede bulunması zorunludur” diyen Mu’tezile’yi eleştirir. İbn Hüraâm’agöre yaratıklara yönelik elem ve azaplar, ilahi fiillerin dışında değildir. Diinva hayatında elemlerin varlığı bir gerçektir. Dolayısıyla, elemler mukabilinde ivaz, Allah’a vacip değil, caizdir. Hayvanlara, delilere ve çocuklara isabet ^eden acılara mukabil, Allah’m, mahiyetini bilmediğimiz bir şekilde ahiıet-
43te bedel ödemesi caizdir, vacip değildir. Kaldı ki, gerek dini açıdan mükel-
ef olan varlıklara ve gerekse çocuklar ve hayvanlar gibi mükellef olmayan
varlıklara isabet eden acılar, onlann yakmlanna ibret ve imtihan edilme açısından yarar sağlayabilir. Bu ıstıraplar, nihai iyiliğimiz için yapılanlar olarak görülmelidir (îbn Hümâm 1979: 84). Meseleye mülkiyet açısından yaklaşan İbnü’l-Hümâm, “mülk, Allah’mdır. O’nun, mülkünde tasarruf etmesinde zulüm düşünülemez. Çünkü zulüm izni olmadan başkasımn mülkünde tasarrufta bulunmaktır. Bu açıdan Allah’m kendi mülkünde, kendi yarattığı bir kısım varlıklara acı çektirmesi de zulüm değildir”, demektedir (İbnü’l-Hümâm 1979: 172).
Netice itibanyla hikmet ve sefehin tarifi konusunda kelami ekoller arasında farklılık vardır. Mu’tezile, hikmet, fâiline veya başkasına yarar SQ§a-yan şeydir, sefeh ise bunun zıddıdır derken, Eş’arîler, hikmet, failinin hii ve iradesine uygun olarak meydana gelen fiildir, sefeh de bunun ztdMr tarzındaki bir tanımı benimsemiştir. Mâtürîdîler ise; ‘'hikmet (ister taşısın isterse taşımasın) neticesi iyi ve güzel olan iştir, sefeh de bunu» zıddıdır” görüşünü benimserler. Onların bu konuda yegâne görüşü, Yüce Allah’ın hikmetle mevsûf olduğu ve sefehten münezzeh bulunduğu noktasında toplanır. Ayrıca Mâtürîdîler, istitaat ve kullara ait fiillerin yaratılması konusundaki meseleleri ta ’dîl ve tecvîr başlığı altında incelerler. Allah n>
Tevfîk, “doğra ve uygun olmak” anlamındaki vejk kökünden tePn kalıbında rüremiş olup “doğru ve uygun olana yönlendirmek” demektir. Terim olarak tevfîk, Allah’ın kulunda itaat kudretini yaratıp, onu, kendi nefsine bırakmamasıdır.
Kur’an-ı Kerim’de tevfîk, hayırla ilgili davranışlar için kullanılır. “Muva/-fakiyetim Allah iledir" (Hud 11/88) ve : "Karı kocanın arasının açılmasında endişelenirseniz, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin; bunlar düzeltmek isterlerse, Allah onların aralarını buldurur (yuveffik)" Nisa 4/35) âyetlerinde geçen rey^k kelimesinin manası buna örnektir.
Tevfîkin zıddı hızlan olup, “Yüce Allah’ın güç vermekle birlikte, günahkâr kimseden yardım ve desteğini çekmesidir.” Bir başka ifade ile tevfîk, “insanda, itaat etme gücünün”; hızlân ise, “günah işleme gücünün” yaratılmasıdır (Cüveynî 1950: 254). îmâm-ı Mâtürîdî, tevfîk’i, Allah’ın iyi amel ile bunu işlemenin kudretini bir araya getirmesi”, hızlânı ise, “iyi amel ile bunu işlemenin kudretini birbirinden ayırmasıdır” diye tanımlar. (Mâtürîdî 2006; VII, 223).
Tevfîk ve hızlân, hem ilahi hem de insani fiillerle ilgilidir. İyi ve kötü, günah ve sevap fiillerin işlenmesinde insanın etkin bir iradesi vardır. İnsan ihtiyarî fiillerini kendisine verilen kudretle (istitâat) gerçekleştirir. Kudret, hayat sahibinin bir şeyi yapmaya ya da terk etmeye iradesiyle hâkim ol-<hığu sıfattır. İşte bu güç, irade sıfatma etki eder ve eylem meydana gelir. Allah, bu güçle, hayrın işlenmesini
İşlenmesini planlayan kulunu da yardımsız bırakır. Mâtürîdî ve Eş’arîlere göre tevfık, hızlân ve istitâatın hepsi bir anda fiille birlikte oluşur. Bundan dolayı, tevfık, itaat etme gücünün; hızlan da, isyan etme gücünün yaratı], masıdır (Şeyhzâde 1317: 32).
Tevfîk, Allah’ın, razı olduğu fiilleri kendi özgür iradesiyle yapan kuluna yardım etmesidir. Örneğin, hidâyet, sadece yol göstermek değil, gösterilen yolda, sonuca varıncaya kadar insana yardım etmektir. Buna tevfıki hidâyet denir. Bu hidâyet sayesinde Allah kuluna imanı sevdirir; küfrü, fışkı ve isyanı çirkin gösterir (Hucurât 49/7). İlahi tevfîk, kulun kesbi ve Allah’ın muvaffak kılmasıyla birlikte gerçekleşir. Şu ayette bu husus çok açık bir şekilde anlatılır: Muhammedi Eğer sana Allah ’m bol nimeti ve rahmeti
olmasay’dı, onlardan bir takımı seni saptırmağa çalışırlardı” (Nisa 4/113). Her ne kadar hidâyet, insanın kesb ve meşîetiyle kayıtlı ise de mazhan ilahinin bir lütfü olduğu da gözden uzak tutulmamalıdır. Bu gerçeği teyit etmek maksadıyla bir başka âyette de şöyle buyrulmuştur: ”Allah kimi doğru yola koymak isterse, onun kalbini İslama açar; kimi de sapıtmak isterse onun kalbini dar ve sıkıntılı kılar” (En’âm 6/125; Patır 35/8). Hidayetin bu
çeşidine Yüce Allah’tan başka kimse güç yetiremez.
kullarından bir kısmına lütfeder. Nasıl ki O, risâletini, kullarmdan kime
vereceğini en iyi bilirse, tevfîkini de kime yapacağını en iyi bilir. İnayetim lütfettiği kişilere, kendi kazançları sonucunda ihsan ettiği gibi, bundan ayn olarak, onun için dilediği hayır ve maslahatı verir. Böylece o kişide, hem kendi payı ve hem de ilahi tevfîk birleşmiş olur. (Reşid Rıza tsz.: VIII, 42-46). İlahi inayetin gerçekleşmesinde, insanın ihtiyarî iradesine bağlı b-larak, gayret ve ihlâsla Allah’a yönelmesinin payı büyüktür. Bir mü’mmin niyet ve çabası Allah’a itaat etmek olup O’nun nzasını kazanmayı hedeflerse, o niyet ettiği işe azmetmesinden dolayı Allah’ın tevfîkini hak eder, Buna karşılık niyeti ve çabası Allah’a isyan etmek olan bir insan da niyet ettiği işe azmetmek suretiyle Allah’ın lıızlanını bulur. Nitekim: ”Bizim uğrumuzda çaba sarf edenler var ya, biz onları mutlaka yoUarmıza ileteceğiz" (29/Ankebût 69) âyeti, bu anlattıklarımızın doğmiuğunu gösterir (es-Semerkandî: tsz.: 62).