şişli satilik daire ve islam bilgileri45
sizlere bugün ben ve şişli satilik daire yazılarımızı yazıyoruz ve şişli satilik daire dediki Mâtürîdîler, hidâyetin gerçekleşmesinde salt insandan hareket etmek yeri-De.Allah’ın meşîetini de kuvvetli bir şekilde vurgulamak suretiyle meseleyi ele almışlardır. Bu konuda dengeli bir yol izleyen Mâtürîdîler; hidâyet, yaratma açısından Allah 'a, kesb yönünden de insana aittir demek sûretiyle noktayı koymuşlardır. Mâtürîdî kelamcılarına göre, insanın bütün fiillerinin yaratıcısı Allah’tır. Bununla birlikte insanın yaptığı işler, kendisine nispet edilir. Çünkü insan, isteyerek kendi seçimi neticesinde bu fiillerin sahibi/yapanı olur; yani bu fiiller, insan gücüne dayalı olarak meydana gelir. Bir başka ifade ile insan, özgür iradesini kullanarak bu fiillerin meydana gelmesini sağlamış olur (Beyâzîzâde 1949: 252-254). Dolayısıyla iıidâyet, Allah’ın insanda doğru yolu bulma fiilini yaratması; ihtida ise, laılun hidâyet bulmasıdır (Mâtürîdî 2005: I, 31).Hidâyet, talep edilene ulaştıracak yola kılavuzluk etmek veya talep edi-len şeye ulaştıracak yolu göstermektir. İmâm Mâtürîdî, birtakım insanların
kendi istek ve özgür iradeleriyle iman ettiklerini, geri knlanlann du All^ı,. din ve taatından yüz çevirmelerinden dolayı, hidâyetlcn inen olundukları^'' bu konuda hiçbir zaman cebrin/zorlamanm sözkomısu olmadığını söy|ç (Mâtürîdî 1979: 288). Mâtürîdîye göre şu ayetler, hidâyet konusundainjjj nın serbest bırakıldığını ortaya koyar: “Eğer Rabbin dileseydi, ycryü/(i|,(jj kim varsa, hepsi toptan iman ederdi” (Yunus 10/99). “Dile.scydik herkesj doğru yola iletirdik” (Secde 32/13). “Allah dileseydi, elbette onları lıidâyç( üzerinde toplayıp birleştirirdi” (En’âm 6/35).
Kur’an-ı Kerim’de: “Allah dilediği kimseyi şaşırtır, dilediğini de doğnj yola iletir” (En’âm 6/39) buyrulması, Allah’ın kullarına bizzat kendisini kudret sıfatıyla vasfetmesi anlamına gelir. Yoksa âyette sözkonusu edilen mana, insanın ihtiyari fiilerden soyutlanması ya da ihtiyari fiillerin soyup çıkanlması anlamında değildir. İnsanların ihtiyarî fiilleri İlahi fiilin icadve yaratmasıyladır. Kâfir küfrü seçer, Allah da onda küfür fiilini yaratır, kul da sapar; mü’min de imanı seçer, Allah da onda hidâyet fiilini yaratır, kul da ihtida eder (Harpûtî 1330: 243).
Kur’an-ı Kerim’de, Allah’a izâfe edilen saptırma gibi ifadeler, Allah’ın,
sapmaya eğilim gösteren kişiyi rahmet ve hidâyetinden yoksun kılarak
424 kendi haline bırakması {tahliye), “doğru yola yöneltme” (hidâyet) gibi ifa-
de biçimleri ise, bunu hak eden kişiye başarı {tev/îk) ve destek sağlaması
anlamına gelir. Bu itibarla, Allah, yüzüstü bırakılmayı hak edenlerin dışında kimseyi yüzüstü bırakmaz; buna karşılık yardım ve desteği hak edenlerin dışında kimseye yardım ve destek vermez.
Mâtürîdîler irade özgürlüğünden yana tavır takınmışlardır. Sorumluluk çağına gelmiş bir insan, neyi irade ederse Allah onu, onda yaratır. Allah hâlık/yaratan; insan kâsib/isteyendir. Allah, kulun istekleri doğrultusunda ihtida fiilini yaratmak suretiyle el-Hâdi/hidâyete ulaştıran sıfatını almıştır (Sabûnî 1979: 79). Ayrıca Mâtürîdî bilginler, Mu’tezile'nin, “hidayetten amaç, din yolunu beyân etmektir” görüşlerinin temelsiz olduğuna dair Kur’an’dan şu âyeti delil olarak getirmişlerdir: “Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; bilakis Allah, dilediğine hidâyet verir.” (28/Kasas 56). Şayet hidâyet, sadece doğru yolu beyân etmek olsaydı, onun Hz. Peygamberden nefyedilmesi doğru olmazdı, zira o, sevdiğine de sevmediğine de doğru yolu göstermiştir, hidâyeti açıklamıştır. Böylece Allah’ın doğru yolu açıklaması, herkes için umumi olarak meydana gelmiştir. Mâtürîdîlere göre, hidâyet konusunda kör bir fatalizm/kadercilik yoktur. Kısaca, fiilin Allah'a izâfe edilmesi yaratma açısından, insana nispet edilmesi de
Sözlükte dalâlet; “kaybolmak, saptırmak, telef olmak, şaşırmak, yanılmak, sapkınlık, azap, hükmetmek, hüsran” manalarına gelir (İbn Manzûr : II, 393), Kur’an-ı Kerim’de 200’ü aşkın ayette tekrarlanan dalâlet kavramı, hidâyetin zıddı olup, doğru yoldan kasten veya unutarak ayrılma mana-lannı taşır. Aynı kökten gelen idlâl ise, saptırma ve yoldan çıkarma anla-nımdadır. Kur’an’da, Allah’ın bazı kullannı dalâlete sevkettiği bildirilen ayetlerde "idlâr kalıbı kullanılmıştır (Nisa 4/119; İbrahim 14/36). Kelami ekoller, hidayet konusunda olduğu gibi dalâleti de insanın irade ve kudretiyle mi yoksa Allah’ın irade, kudret ve yaratmasıyla mı gerçekleşmiştir? somsuna cevap arayarak yorumlama yoluna gitmişlerdir.
2.1.Mu’tezile’ye Göre Dalâlet
Mu’tezile’ye göre saptırmak/idlâl. Yüce Allah’ın herhangi bir kimseye sapık demesi ya da insan kendi nefsinde sapıklığı yarattığı zaman onun sapıklığına hükmetmesi demektir. Mu’tezili olan el-Hayyât (ö. 298/910): “Allah kimi saptırmak isterse, onun göğsünü daraltır ve göğe çıkıyormuş gibi meşakkatlendirir” (En’âm 6/125) âyetinden yola çıkarak, dalâlet konusunda şu hükme varır: “Yüce Allah, kafiri sapıklıkta bırakmak ister; bu, onu sapık olarak isimlendirmesi ve içinde bulunduğu sapıklıktan dolayı onun hakkındaki hükmüdür” (Hayyât 1957: 89).
2.1.1Eş’arîlere Göre Dalâlet
Eş’ari, Mu’tezile’nin dalâlet konusundaki tutumlannı açıklıkla ortaya ko-)Tip reddetmesine rağmen, insanın dalâlet meselesinde rolü nedir, ne değildir? gibi sorulara fazla açıklık da getirmez. Eş’arî’nin önemli takipçileri arasmda yer alan Bâkıllânî, “Allah’ın kâfirleri saptırmasınm manası nedir?” sorusuna cevap vererek, dalâlet konusuna açıklık getirmeye çalışır. Ona göre dalâlet, Allah’ın yaratmasıyladır. Allah’ın kâfirleri saptırması, teıdikini terk etmesi, göğüslerini daraltması ve ihtida ile ilgili kudretlerini yok etmek suretiyle olmuştur. Ahirette kafirleri sevaptan ve cermet yolundan sapıtması da Allah’ın onlar için bir idlâlidir.
Görüldüğü gibi Eş’arîler tevfiki, itaate Allah tarafından kudretin yaratılması, hızlam da, masiyet kudretinin yaratılması olarak tanımlamışlardır. Eş’arilerböyle bir sonuca: “Muvaffakiyetim ancak Allah’ın yardımıyladır” (Hud 11/88) ayetiyle varmışlardır (Altıntaş: 399).
2.U. Mâtürîdilere Göre Dalâlet
Eş’arîlerde olduğu gibi Mâtürîdîler de dalâlet konusuna Allah’ın fiilleri 'sağlamında yaklaşarak, yaratmanın O’na ait olduğundan hareketle bak-
mışlardır. Allah’ın saptırması, dalâlet ehlinin kendi istekleri doğrultusu kalblerinde dalâletin yaratılmasıyla gerçekleşir, demişlerdir (Karsî !3]j 51 -52). Dalâletin kalblerde yaratılması, hidâyete manidir. Mâtüıîdîie göre. Yüce Allah’ın insanın kalbinde dalâlet, küfür ve şekaveti yaratmas insanın bu çirkin fiilleri seçmesinden dolayıdır. Yoksa insan kendi yet^ neklerini dalâlet, şekavet ve küfre yöneltmedikçe, ilahi irade ve kudrç, onu, dalâlet ve şekavet yoluna sevk etmez. Nitekim Yüce Allah bukonuyij ilgili olarak Kur’an’da şöyle buyurmuştur: “Küfürlerinden dolayı (onlarm) kalplerine mühür bastık’’ (Nisa 4/155).
Dikkat edilirse bu ayette, küfür eylemin faili, Allah değil, insan olarak gös. terilmektedir. Çünkü Allah, seçme güçlerini iyiye kullananlara tevfıkinj kötüye kullananlara da hızlanmı devreye sokar. Mu’tezile’nin iddia ettiği gibi, idlâl tabirinin anlamı, Allah’ın insanı dâll (sapık) olarak bulmak ve ona sapık ismini vermesinden ibaret değildir. Zira bu gibi şeyler: “Allah dilediğini dalâlete düşürür” (Bakara 2/142, 213, 272; En’âm 6/39,88) âyetine bakarak, Allah’ın meşîet ve iradesine bağlamanın bir anlamı yoktur. Bu ayetten murat, kişinin istidadını bozması sebebiyle, Allah, dilediği kimsede haktan sapmayı yaratmasıdır. Allah’m insanda dalâleti yaratması, insanın kendi özgür seçimine göredir. O halde bir fiil, Allah’a ve bir başkasına bir tek yönden izafe edilmez. Mâtürîdîlere göre fiilin Allah’a izafe edilmesi yaratma, insana izafe edilmesi de seçme yönündendir, Allah’ın ilmi, kullann ihtiyarını söküp çıkarmaz, aksine destekler.
Kaynaklar
Altıntaş, Ramazan (1995), Kur ’an 'da Hidâyet ve Dalâlet, İstanbul. Bağdadî(1927), Usûlü’d-dîn, Beyrut.
Bâkıllânî (1957), et-Temhîd, Beyrut.
Beyâzîzâde (1949), Işârâtü’l-merâm, Kahire.
Cüveynî (1950), el-İrşâd, Kahire.
Eş’arî (1975), el-İbâne, Medine.
Haıpûtî(1330), Tenkîhu’l-Kelam, İstanbul.
İbn Manzûr, Lisânii ’l-Arab, II.
Mâtüridî (2005), Te ’vîlâtü ’l-Kur ’an, tahk. A. Vanlıoğlu, İstanbul. Mâtürîdî (1979), Kitâbu’t-Tevhîd, tahk. F. Huleyf, Beyrut.
Hayyât (1957), el-İntisâr, nşr., A.N. Nader, Beyrut.
Karsî (1318), Şerhu ’l-kasideti ’n-nûniyye, İstanbul.
Sabûnî (1979), el-Bidâye, tahk. B. Topaloğlu. Dımesk.
TA’DIL VE TECVÎR 1 Ramazan Altıntaş
"Doğru olmak, doğru davranmak, adaletle hükmetmek” anlammdaki adJ kelimesinin tefîl kalıbında türemiş bulunan ta’dîl, adâlet ve hakkaniyete nispet etmek manasına gelir. “Zulmetmek, haksızlıkta bulunmak” anlamındaki cevr kökünden türeyen tecvîr ise, “zulüm ve haksızlığa nispet etmek demektir (Râzî tsz.; 417, 116). Adi ve cevr yerine, hikmet ile sefeh kelimeleri de kullanılır.
Adâlet ve cevr konusu, insanın fiilleriyle ilişkilidir. Konu bir yönüyle de doğrudan insanın özgürlüğünü ilgilendirir. Bu sebeple, gerek Mu’tezile, gerek Mâtürîdî ve gerekse Eş’arîler arasında insanlann iradeye dayalı fiilleri ta’dîl ve tecvîr bağlamında tartışılmıştır.
Mu’tezile’ye göre Allah, âdil ve hakimdir. O, çirkin bir fiili işlemediği gibi, çirkin bir fiili de seçmez. O’nun bütün fiilleri güzeldir. O, hikmetli ve doğru olanı seçer. Bu konuda onlann dayandığı nokta, insanın bir işin kötü olduğunu bildikten sonra onu yapmamasıdır. Şâhidin duyu ötesi alanın bilgisine delil getirilmesi ilkesinden yola çıkan Mu’tezile, “Allah kötü olan bir işin kötülüğünü bildiği için, onu yapmaz” sonucuna ulaşır. Onlara göre, Allah’m fiillerinde cevr yoktur. Cevr, tamamen insana nispet edilen bir eylemdir. Allah, her türlü kötü eylemi yaratmaktan ve O’na her türlü kötü eylemin nispet edilmesinden münezzehtir. Eğer Allah, insanın fiillerinin yaratıcısı olsaydı, bu takdirde O’nun zalim olması gerekirdi. Oysa Allah, bundan uzaktır (Kâdî Abdülcabbâr: 302, 345). Mu’tezile’ye göre, İtim, insanlar tarafından
na getirildiğini söylerse, büyük bir hata işlemiş olur. Kulların fiilleri, keım ürünleridir. (Kâdî Abdülcabbar 1962: VIII, 3). '
Görüldüğü gibi Mu’tezile, insanın irade, dileme ve fiillerini meydana getir, me gücünü, hakikat manasında değerlendirmiştir. Onlara göre eylem, İcmj. ret sahibinden meydana gelen şeydir. (Kâdî Abdülcebbâr: 324). Bundan dolayı da, insanın kendi özgür eylemleri nispetinde sevap veya ceza ala-cağını vurgulamaktadır. Bu durumda Allah’a adâlet sıfatını nispet etmek, O’ndan her türlü zulmü, çevri nefyetmek anlamına gelir.