şişli satilik daire ve islam bilgileri77
arkadasım yine bugün paraları ile birlikte islam yazıları ixin bana geldi şişli satilik daire ile birlikte bu yazıları yazmaya karar verirken şişli satilik daire dediki Tevlîd, doğurmak anlamındaki \ilâd (vilâdet) kökünden tef îl kalıbında türemiş olup bir başka fiil vasıtasıyla failden fiil meydana getirmek” manasma masdar ismi olarak kullamlır. Bir elin hareket etmesiyle anahtarın dönme hareketi buna örnektir. Tevelîüd ise, “kendiliğinden doğan” anlamındadır. Yazm durgun sudan anasız-babasız meydana gelen canlılar bunun en açık örneğidir (Cürcânî 1987:98). İnsanın ihtiyarî fiillerini Allah’ın müdahalesi olmaksızm meydana getirmesine de mütevellidât denilir (Kâdî Abdülcabbâr trzs: 388)Mu’iezili düşüncede ‘tevlîd’, insana özgürlük alanı açmada kullanılan bir kavraradır. Mu’tezile’ye göre tevlîdfiiller insanın özgür iradesiyle meydana gelmektedir. Bu fiilin doğuşuna insanda bulunan kudret sebep olmaktadır. İnsanın gücü, bu fiillerin kaynağıdır (Kâdî Abdülcabbâr: 388). Mu’tezile’ye göre insaran fiilleri ya doğrudan (el-mübâşır) ya da dolaylı (el-mütevellid) olarak meydana gelir. İnsanın bir aracı kullanmadan özgür iradesiyle yaptıklarına doğrudan; fiil ile fail arasında bir aracı kullanarak yaptığı fiillere dolaylı, yani, mütevelled fiiller denir (Kâdî Abdülcabbâr trzs: IX, 37,124,137).
Kâdî Abdülcebbar, sebep-sonuç (tevlîd-mütevellidât) ilişkisine bağlı olarak meydana gelen bu fiilleri ihtiyarî fiiller kapsamı içerisinde değerlendirmektedir. Tevlid fiillerin sebep olduğu sonuç, tamamıyla kullara nispet edilir, İşte Kâdî’ya göre nazarî bilgi, mütevelled fiillerdendir. Bu bilgi insanda akıl yürütme vasıtasıyla meydana gelir. Bilginin meydana gelmesinde‘nazar’, zorlayıcı/mûcib bir sebeptir. Bundan dolayı, Mu’tezile’de bilgi 'konusu, insan hürriyetinden bağımsız düşünülemez. Mutezilenin bütün
amacı, insanın kudreti dâhilinde meydana gelen bilgiyle, kudreti diş,^j meydana gelen bilginin arasını ayırmaktır.
Bilindiği gibi gerek Mâtilrîdî ve gerek.se Hş’arîler, fiilin meydana gelmesini vç neticesini, Allah’tan bağımsız gönnezler, Çünkü kulun yaratma giicüyokn,r Kudret mahallinde devamlıhğı olmayanı iktisap etmek imkânsızdır. Fiilleri^ neticelerini (mütevellidât) yaratan Allah'tır. Bu sebeple onlar, Mu’tezile’nk, tevlîd ilkesine karşı çıkarlar (Bâkıllânî 1957: 296; Nc.scfî 1986: 302).
Mâtürîdîler, fiillerin tevlîd (doğurma) ve başka bir fiil meydana getirmesini (mütevelled) kabul etmezler. Onlar, doğru bir düşünüş sürecinden sonra bilginin meydana gelmesinin İlâhi bir âdete (cl-CulcIü ’l-ilâhiyye) bağlı olduğunu öne sürerler. Bilgi ve akletme arasındaki bağ, öz olarak Allah’ın tesis etmiş olduğu bir âdettir. Bu, filozoflarda olduğu gibi ne mantıkî bir zorunluluk (icab) yolu olan bağdır ne de Mu’tezile’nin savunduğu gibi, doğal bir üretim (tevlîd) meselesidir. Örneğin, Mâtürîdîlerc göre, atılan bir okun gitmesi, insana ulaşması, isabet ettiği bedeni yaralaması, bundan dolayı acıların meydana gelmesi, bütün bunlar Allah ’ın işi olup. O ’nun yaratmasıyladır. Bu fiillerin sebebi, Allah ’ın fiilidir. Meydana gelen ölüm, söz konusu fiillerden sonra sebep yoluyla oku atana yüklenir, o ancak sebep yoluyla katil olur.
Mâtürîdîlere göre, tevlîdden meydana gelen fiiller insanın eseri olamaz. Burada üç halle karşılaşınz. Bu filler: a) Ya tamamen kudret olmaksızm meyan-da gelir, b) Ya fiilin hâsıl olduğu kudretle meydana gelir, c) Ya da başbbiı kudretle meydana gelir. Birinci durum, fiil kudretten yoksun olamayacağından dolayı geçersizdir. İş yapan failin kudretinin olması gerekir. Fiil de kudreti olan kimse tarafından meydana gelir. İkinci durum da geçersizdir. Çünkü kudret, fiille birliktedir. Fiil meydana geldiğinde kudret kaybolur gider. Üçüncü hal olan bir başka güçle meydana gelmesi de düşünülemez. Örneğin, dövmek olmaksızın elemin, ya da elem olmaksızın dövme fiilinin elde edilişi gibi. İki duruma güç yetirenin yalnız olarak iki halden birisine gücü yeter. Hâlbuki böyle bir durumla karşılaşmamaktayız. İnsanın gücü, böyle hallere yetmemektedir. Bizim gördüğümüz Allah'ın âdetinin cereyan etmesidir.
Eş’arîler de benzer şekilde, Mâtürîdîlerin savunduğu tevlîd ve tevellüdtarzında meydana gelen fiillerin Allah’ın âdetinin bir sonucu olduğu görüşündedirler. Gerekçe olarak Eş’arîler, eğer böyle olmasaydı, şişli satilik daire, Allah’ın âdetini tersine çevirmeye güç yetirirdi. Hatta her gün gönnekte olduğumuz âdetin tabiatta işleyişini insanın mevcut gücüyle değiştirmesi gerekirdi Oysa Allah’ın âdeti bir düzen üzere cereyan
0 insanda, iradesiz vâki olan peydir. Huy, mizaç ve yaratılış gibi özellikler bunun içerisine girer. Tabiat ise, cisimlerin içerisinde bulunan bir kuvvettir. Cisim onunla doğal olgunluğa erişir. (Cürcânî 1987: 182). Mu’tezili düşünür Nazzâm, cisimlere ait olan tabiat konusunda Muammer b. Abbâd es-Süleınî'nin düşüncesini benimser. Tab ’ telakkisini mantıkî sınırına kadar götüren Muammer, cisimlerin varlığını Allah’a nispet ederken, arazların varlığının bizzat cisimlerin fiillerine nispet edilmesi gerektiğini ileri sürmekteydi. ö» /îıV. >’« ateş gibi cansız nesnelerde tabiî zorunlulukla (tab ’an) veya insan gibi canlı varlıklarda irâdî bir şekilde (ihtiyâren) ortaya çıkar (Eş’ari 1980: 548). Muammer, kendi döneminde, “renklendirme, diriltme ve öldürme fiillerinin faili Allah’tır, bu fiiller araz kategorisine girmez’’ diyen muânzlanna karşı, ‘tab’/doğa’ fikriyle cevap verme yoluna gider. Her ne kadar Allah, cisimlere renk verirse de, cisimler bu rengi kabul eder veya etmez. Eğer cisimler bu rengi kabul etmişlerse, renk cismin doğası sebebiyle meydana gelmektedir. Yani cisim, bu doğaya sahip kılınmıştır. Eğer renk, cismin tabiatından kaynaklanıyorsa, onun fiilidir. Tab’an bir şeye ait olan şeyin başka bir failin fiili olduğu söylenemez. Allah cismi renklendirmeyi kararlaştırabilir, ama cisim, tabiatından olmayan rengi almayabilir (Eş’arî 1980: 405-406).
Nazzam ve arkadaşlannın bütün çabası, kötülüğün sorumluluğundan tamamen Allah’ı soyutlama düşüncesine ya da "İlâhi kudret, ahlâk kanunlarına ho\vn eğer", iddiasma dayanıyordu. Unutmamak gerekir ki, tab’ yasala-n da ilahi kudretten bağımsız değildir. Onun için, İlâhi adaletin bir gereği olarak insanın yapıp-ettiklerinden sorumlu tutulması gerekir. Bu sebeple, Mu'tezile’ye göre, ayak, burun, kulak, göz, el gibi bütün organlan/araçla-n yaratan Allah’tır, ama bu araçları eylem düzeyinde kullanan ise, insandır. Tevhid ve adâlet ilkelerinin bir gereği olarak Mu’tezile araç ile bu aracın kullanılma eylemini birbirinden ayırmıştır. Örneğin Câhız, "araçla, aracı ^-fem” arasmdaki farklılığı göz ardı etmemektedir. Örneğin, el organınm yaj> tığıiş, el doğasının fiilidir, dil organının işlediği şey, dil doğasının fiilidir, bir başka ifade ile Allah, erkeğe kadınlara ilgi duyma doğasını vermiştir, ama zina eylemini yasaklamıştır. İnsan, sahip olduğu araçların doğası gereği özgür bir şekilde eylemlerini meydana getirir. Bütün bu örneklerde görüldüğü gibi, tabiat ve eylemin faili birbirinden kesin olarak ayn ayn şeylerdir. Öyle ki, içgüdü ve doğanın belirleyici olduğu unsurlarda bile, insan, kendi hür iradesinden kaynaklanan eylemlerde sorumluluk taşımaktan kurtulamaz. Câhız, tabiatçı (natüralist) filozoflar gibi, tabiatın kendisine takılıp kalmamış, tabiat düşüncesinden yola çıkarak, duyu-ötesi alanın bilgisiyle irtibat kurmuştur.
Bilindiği gibi Mu’tezile, Eş’arî ve Mâtüridî Kelam ekollerine göre bilgiyi zo-''tnlu ve mükteseb olmak üzere iki kısma aynlır. Mu’tezile’ye göre, zorunlu Bilgi iki şekilde elde edilir: Bunlardan ilki, algıdır (idrâk) ki, bilgiye ulaşma-